Sayfalar

22 Mayıs 2026 Cuma

Ayvalık Triatlonu 17 mayıs 2026




Severek dinlediğim Ayarı Kaçanlar Podcast serisinin ilk bölümlerinden birisinde konuşmacılar Hisler mi Veriler mi başlığı altında teknolojinin sunduğu nimetler neticesinde elde ettiğimiz kişisel sağlık verilerini ne derece dikkate alıyoruz ya da almalı mıyız yoksa hislerimize göre mi antrenman yapmalıyız konusunu tartışmışlardı. Her iki durumun da iyi ve kötü yanları vardı elbette. 


Çok kısa olan spor serüvenimde ben de zaman zaman bu ikileme düşüyordum. Özellikle hasta olduğum dönemlerde nabzım, o an ürettiğim watt ya da o anki koşu tempoma göre oldukça yüksek çıkıyordu ancak benim hissiyatım ise her zamanki farklı olmayabiliyordu. Bu durumda saatimin verdiği nabız değerlerine bakıp antrenmanın şiddetini azaltmalı mıydım yoksa kendimi iyi hissettiğim için devam mı etmeliydim? Ya da hrv değerleri yine belli dönemlerde kendimi oldukça iyi hissetmeme rağmen dengesiz seyrederken genel antrenman yükünü düşürmeli miydim yoksa her zamanki tempoya devam mı etmeliydim ? 

...


Serik yarışının hemen öncesinde geçirdiğim enfeksiyon ve Şubat Mart ayları boyunca da göreceli olarak oldukça yüksek hacimli antrenman yüküm neticesinde Nisan 2026 itibarıyla Garmin saatim "Verimsiz" ve "Zorlanma Var" (Strained) ikazı üretiyordu. Özetle, aynı yoğunluktaki antrenmanlarımda nabzım daha yüksek çıkıyordu, uykularımda ise dinlenik nabzım normalden yüksek ve hrv değerlerim de normalden düşüktü. 


Yarıştan önceki 10 gün boyunca hacmi üçte bir oranında azaltmış ve beslenme ile dinlenmeme çok dikkat etmeme rağmen bu durum düzelmemişti. Ancak yine de yarışta en iyi derecelerimi yapmıştım fakat bu durum yanıltmasın çünkü Serik kümülatif olarak en iyi hazırlandığım yarıştı.


Serik yarışından yaklaşık 35 gün sonra Ayvalık yarışı vardı, bu kadar kötü metriklerle bu dereceyi aldıysam bir ay boyunca kendimi toparlayıp çok daha iyi dereceler elde edebilirim umuduyla Serik yarışından hemen sonra çok düşük yoğunluklu egzersizlere başladım. Yarıştan dört gün sonraki ilk zwift antrenmanını toparlanma için 140 watt civarlarında çevirecektim ve nabız değerlerim çok iyi çıkınca hemen güzel bir uyku üzerine ertesi gün ftp testi niyetine Alpe Du Zwift etabını kendime hedef olarak koydum. Hayalim 227 watt olan ftp değerimi 230 watt üzerine taşımak ve son bir ay boyunca bu değerlere göre antrenman yapmaktı.


Ertesi gün, gece nöbetine gitmeden, antrenmana başlayınca bir gün önceki performansımdan eser olmadığını anlamam geç olmadı. Nabzım bir anda 180 lere gelmişti ama benim bırakmaya niyetim yoktu. Tam bir saatte tırmanışı tamamladım ve Strava gelmiş geçmiş en yoğun antrenman yükünü verdi. Öyle ki sürüşten sonra saatlerce nabzım 100'ün altına düşmemişti. Nasıl bir yanlış yaptığımı sonraki günlerde anlayacaktım. Birkaç gün sporu tamamen kestim ancak ne dinlenik nabzım ne de hrv değerim normale dönmüyordu. Çareyi kardiyoloğa gitmekte buldum. 24 Saatlik holter ve ritm gözleminden sonra bir aksilik saptanmadı ancak doktorun dediğine göre kalbimi biraz zorlamışım. Yine de Ayvalık'da yarışabilecektim ancak hacim ve yoğunluk düşürmemi tavsiye etti. Ben de tavsiyeye uydum ve yarışa kadar ve 160 nabız üstüne çıkmamaya çalıştım. 



Kısır bir döngüye girmiştim, hacim azalttıkça fitness değerim düşüyor bu sefer de antrenmansızlıktan dolayı güçsüzleşiyor, hissiyat olarak da hem önceki yüksek tempomda koşamıyor ya da önceki ftp değerimi tutturamıyordum üstelik toparlanma metriklerimde hala bir gelişme yoktu.


Yarış haftası gelip çatınca artık hiçbir şeyi ciddiye almadan kendimce kısa ama yoğun birkaç antrenman ile Ayvalık'da iki gün önceden kampa girmek üzere yola çıktım. 

Ne yazık ki bu sefer ailem yanımda olmayacaktı. Onların varlığı bana moral ve motivasyon verirken yarış ve yolculuk sürecini onlarla deneyimlemek bana ayrıca keyif veriyordu. 


Onların yokluğunda tamamen toparlanma ve yarışa odaklanmaya karar verdim. Yarıştan önceki iki gün boyunca sadece 250 metre yüzerek wetsuit ve denize tekrar alışmaya çalıştım. Hiç fastfood yemedim, alkollü içecek tüketmedim ve akşam 10'dan önce uyudum. 



Yarış sabahı bir mucize gerçekleşti ve metriğim bir anda yeşil yani "Verimli" ye döndü, hrv değerim son bir buçuk ayın en yüksek değerindeydi. Uyku ve dinlenik nabzım da çok iyi durumdaydı. 


İşte burada yine en başa dönüyoruz, hisler mi ? Veriler mi? Bu kadar metriğe bağımlı olmak doğru mu ? 


Gelelim yarışa...



Yarış bu kez öğlen saat 12:00'de başlayacaktı hatta fazla katılımdan ötürü dalgalı başlangıç yapılma kararı alındı ve toplu start ve gun time yerine mat süresi esas alınacaktı. Açıkçası bu durum beni rahatlattı çünkü genel toplama göre iyi yüzemediğim için başlangıçtaki kaosta su yüzeyinde tutunmak zor oluyordu. 

Değişim alanındaki işlerimi tamamlayıp wetsuiti giyip deniz kenarına geldim ve antrenör olduğunu tahmin ettiğim birisi yanıma gelerek wetsuiti iyi giyemediğimi bu şekilde yüzersem omuzlarıma çok direnç uygulayacağını ve bunun önüne geçmek için ayak bileklerimden itibaren daha da yukarı çekmem gerektiğini söyledi. Açıkçası bu tavsiyeyi duyduğuma sevindim zira bundan önceki bütün wetsuitli yarışlarımda kol döngümü tamamlayamıyordum, gerçekten de wetsuit direnç uyguluyordu. Hemen birkaç kez daha çekiştirdim ve ısınmak için suya girdim. Bunu Serik'de denemiştim ve faydasını görmüştüm. Starttan sonraki paniği daha hızlı atlatmaya yarıyordu yarıştan hemen önce suya girmek. 


Mat süresi esas alınacağı için kendi dalgamın en sonuna geçtim mata kadar sakince ilerledim. Mattan geçip sürem başlar başlamaz denize girdim ve hemen yüzmeye başladım. Üç kol bir nefes gidiyordum, panik yoktu, bugüne kadar ki en iyi başlangıcımdı. Öyle ki ilk dubaya yani 300 metreyi 5 dakikanın altında yüzdüm. İnanılmaz bir özgüven kazanmıştım. Şeytanın bacağını kıracaktım sanırım. Birinci dubayı dönerken yine bir can pazarı yaşandı ve dönüşle beraber neden hızlı geldiğimi anladım. Rüzgar kuzeybatıdan yani arkadan esiyordu ve yüzey akıntısı açığa doğru idi. İkinci dubaya olan mesafe yaklaşık 50 metre idi. Boğuşmaca ile son dubayı da dönüp kıyıya dönünce asıl zorluk başladı. Çok ciddi bir kafa akıntısı vardı. 2:00 olan tempom 3:00'a gelmişti, wetsuit direnç uygulamaya başlamıştı ve hiç değilse Serik'deki süremi geçeyim diyerek son metrelerde iyice yüklendim. 


15 Saniye kadar süremi iyileştirdim, koşarak denizden çıkıp ve değişim alanına gelmeden wetsuitimi çıkarmıştım bile. Kaskı takip bisikletimle parkura girdim. Kendi adıma hızlı ve sorunsuz bir T1 tecrübe etmiştim. 


Pedal çevirmeye başlayınca nabzımın o tempo için yüksek olduğunu fark ettim. 

180! 

220 watt basamıyordum bile. Yanımdan geçen küçük gruplara tutunuyor, keskin virajlardan sonraki atağı yapacak nabız kapasitem olmadığı için gruplardan kopuyordum. Dönüşlere pedal kesip girmeye ve sonrasında atak çekecek bir kalp atım rezervi bırakmaya çalışsam da nabızı düşüremiyordum. Serik'de geçtiğim atletler beni geçiyordu ve ben onların draftında dahi tutunamıyordum. 

Sırıtıyor gibi görünsem de aslında can çekişiyorum.
Sırıtıyor gibi görünsem de aslında can çekişiyorum.

Yine de elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışarak etabı tamamladım, içim rahattı çünkü Serik ile Ayvalık yarışındaki kalp atış yoğunluğum ve yüküm birbirine çok yakın çıktı. Sırada ikinci değişim vardı. 


Değişim alanları için iyi organize olduğumu düşünmeye başlamıştım ancak ayakkabının içinde ezilmesin diye yerleştirdiğim kalıpları çıkarmadığımı fark ettim. Bunlar bana yaklaşık 20 saniyeye mal oldu. Haricinde sorunsuz bir değişimle koşu etabına başladım. Nabzım 175 civarlarında idi ancak yine de gidemiyordum. Bacaklarımda ağrı ya da nefes nefese kalma gibi bir durumda ziyade bir tıkanma söz konusu idi. Sanki yokuş çıkıyor gibiydim. Tempo 5:45 ancak nabız 175l erde. 


Bisiklet ve yüzme sonrasında nabzın yüksek olmasının normal olduğunu ancak benimkinin yine de çok yüksek olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden olsa gerek Serik'deki gibi ilk iki kilometrede anca toparlandım ve yine negatif splitle yarışı bitirdim. 

Tempom Serik'den biraz geride idi. sıralamam çok az düşmüştü ama birinciyle aramdaki zaman farkı benim lehime olduğu için Serik'den daha fazla puan çıkarabilmiştim.


Hisler mi Veriler mi ? 


Kendi adıma edindiğim ders, eğer vücudumda iltihap yoksa, hasta değilsem ve akut antrenman yüküm dramatik derecede yüksek değilse bundan sonra verilere çok bakmama kararı aldım ancak; hastaysam ve genel performansıma göre nabzım çok yüksekse bu sefer antrenman akut yükü ve o anki şiddeti düşürmeyi deneyeceğim. 


Bakalım sonrası nasıl olacak. 



Bonus: Yarıştan bir gün sonra Midilli'ye giderek kendimi ödüllendirdim 😎






17 Nisan 2026 Cuma

Serik Triatlonu

2026'nın ilk yarışı, Henüz havalar tam anlamıyla ısınmış olmasa da sezonun açılış yarışının Antalya'da olması az da olsa bir rahatlama vermişti ancak bir Ankaralı olarak iyi bir yarış günü deneyiminden beklentim havanın yağmursuz olmasıyken rüzgar durumuna bakmamak daha doğrusu bakmak zorunda hissetmemek büyük bir tecrübesizlikti elbette. Özellikle yüzme ve bisikleti bu denli ilgilendiriyorken!


Yarışın olduğu dönem tam da "Balkanlardan gelen soğuk ve yağışlı hava kütlesinin" etkisinin fazlasıyla hissedildiği bir dönemdi. Bütün hava tahminleri iki haftadır yağmurlu gösterirken nasıl olduysa birkaç günde yağmurlu tahminlerin hepsi güneşliye döndü. Meraklısına, Antalya'da Nisan ayında ortalama yağmurlu gün sayısı 10 imiş. 


Öte yandan bu yarışı sevgili ailemle beraber mini bir tatile çevirmiştik, sadece yarış değil de yarış sonrası birkaç gün için de önemliydi aslında havanın durumu. Üstelik İstanbul'da yaşadığımız dönemlerden çok sevgili arkadaşlarımız Semih ve Hatice ile oğulları Teo da eşlik edecekti bu minik tatilimizde bizlere. 


Gelelim yarışa; 





Yüzme


En son Alanya'da 1500 metreyi 35 dakikada yüzmüştüm, yarıştan hemen sonra hız kesmeden antrenmanlara başlamıştım ama nasıl olduysa yüzme formum bozuldu ve bir daha asla bu tempolara inemedim. Farklı antrenmanlar denesem de sonuç değişmedi ve çareyi bir kez daha özel ders almakta buldum ama maalesef bu kez hiç verim alamadım. Yüzme de bir duvara çarpmış gibiyim ve ne yaparsam yapayım değil ileri gitmek sürekli geri gidiyorum, sürelerim her antrenmanda bir öncekinden kötü çıkıyor. 

Yüzme, bisiklet ve koşudan farklı olarak salt hacime ağırlık verince gelişmiyor maalesef, tıpkı dans etmek gibi oldukça teknik ve kabiliyet isteyen bir branş. Benzeri diğer performatif branşlarda kamera ile ya da dört bir yanı aynalarla çevrili antrenman salonlarında sürekli kendinizi izleyerek çalıştığınız için hatalarını görmeniz ve düzeltmeniz daha kolay oluyor. Ancak yüzme de maalesef durum böyle değil. Çekime izin verilen bir havuzdaysanız ve diğer kullanıcıların da rızasıyla kendi videonuzu çekebilirseniz gerçekten şanslı bir azınlıktasınız demektir. 

Yarış için hedefim 17 dakika altında bitirmekti ama bahsettiğim performans kayıplarından ötürü 18 dakikanın altını görürsem sevinecektim. 


Yarış sabahı daha önceki yarışlarda uyguladığım check listimi uyguladım ve otelden çıkıp 100 watt altında pedal çevirerek değişim alanına doğru yola çıktım. Hazırlıkları tamamlayıp en son yaklaşık sekiz ay önce giydiğim wetsuitin sırtını bir başka atletin yardımı ile kapatıp deniz kenarına doğru ilerledim. Antalyalı bir başka atlet ise denize girmem gerektiğini hatta bunun bir tavsiye değil zorunluluk olduğunu çünkü su soğuk olduğu için şok etkisini azaltmam gerektiğini söyledi. Gerçekten de çok sayıda atlet suya girmişti. Gönülsüz de olsa ben de girdim ve gerçekten de Gelibolu'da yaşadığım o ilk şoku burada atlatmamın faydası olacağını anlamam geç olmadı.

Kuvvetli bir kuzeybatı rüzgarı hakimdi, Strava kayıtlarına göre yaklaşık 16 km hızla esiyomuş, deniz yer yer kabarıyordu. Az önce bahsettiğim Antalyalı arkadaş, rüzgar sağdan estiği için en sağdan çıkıp ilk dubaya doğru hafifçe sağa yönelerek gitmemiz gerektiğini söyledi, çünkü deniz yüzeyinden de açıkça belli olduğu üzere azımsanmayacak miktarda akıntı da vardı. 

Geri sayımla beraber denize koştuk tam 182 atletle beraber suya girmişim. Çok avantajlı bir yerden çıktığım için ve çok hızlı yüzemediğim için ilk 250 metreyi resmen göğüs göğüse yüzdük. Tekmelerden ve kollardan kendimi savunmak için çok çaba sarfettim. Bu yüzden mi yoksa denizin biraz çalkantılı olmasından mı anlamadım dakikada tam 30 kulaç atmışım. Bugüne kadar ki en hızlı kadansım, tabiki verim ise çok ama çok düşük. 750 metrenin hiçbir yerinde tam bir süzülüş yapamadım, ön kolum sürekli düştü, çekiş aşaması hep yarım kaldı. Neden bilmiyorum bir türlü ritmimi bulup sakinleşemedim. Yaşadığım panik ya da korku değildi ama sakince yüzemiyordum. 

19 dakikada sudan çıktım, beklentimin bir dakika gerisinde ancak nabzım tam 184! 


O kadar yüksek ki sarhoş gibiyim, değişim alanına giderken sürekli sayıklıyorum, anlamsız kelimeler söylüyorum, kameralar değişim anında beni çekiyor ama ben hala sayıklıyorum. 

Bisiklet

Spd ayakkabıları pedal üzerine lastikle bağlamıştım, bisiklete biniyorum ama hala sayıklıyorum

-Kurumam lazım! Kurumam lazım!

Hava çok soğuk, üşüyorum.

Parkura çıkar çıkmaz kuvvetli bir kafa rüzgarı karşılıyor. Ne kadar küçülsem de rüzgar beni omuzlarımdan geriye itiyor. İlk dönüşü yapınca rüzgar bu sefer yandan vuruyor ve resmen sağımdaki atletin üzerine doğru fırlatıyor beni. Neyse ki bu sektör çok kısa, bir dönüşle daha turun en uzun bacağı başlıyor. 2.5 dakika boyunca rüzgarı arkadan alarak 40 km üstü süratlere rahatlıkla çıkıyorum, karbon jantlar o müthiş türbülans sesini çıkarmaya başlıyor.


Kış boyu Zwiftle antrenman yapmıştım, ve iki ay önce de hem bisikleti hem de jantları yenilemiştim. Güncel durumda 172 cm boy, 69 kilo Bir saatlik en yüksek güç çıkışım 220 watt.  

Toplam beş turu çoğunlukla draft etkisinde geçirerek 174 watt ile 37 dakikada bitiriyorum. Şu ana kadar ki en iyi bisiklet sürem. Artık orta sıraları zorlamaya başlıyorum. 

Temiz ve sorunsuz bir T2 ardından koşu etabına başlıyorum, Atatürk koşusundan sonra biraz daha tempo antrenmanı yapmıştım ama koşuda benim için asıl sorun hızlı olmaktan ziyade yorulan daha doğrusu dağılan vücudumun koşuda tutunamamasıydı. 


Parkura girer gitmez yerdeki gölgemden formumu kontrol ediyorum, belimden sağa sola doğru inanılmaz bir yalpalama var, genelde uzun koşulardan sonra gelişen bu yorgunluk yine beni yakaladı. Kuşkusuz spora görece geç başlama ve tecrübesizlik nedeniyle yaklaşık bir saatlik 175 üstü nabızlı efordan sonra vücut bu yükü kaldıramıyor. Diyaframım sıkışmış vaziyette, Melek ve Güneş'i parkur başından selamladıktan sonra ilk su istasyonunu geçip yürümeye başlıyorum. Daha önce hiçbir triatlon müsabakasından yürümemiştim ama 30 saniye kadar yürümek bana çok iyi geliyor. Nabzım az da olsa düşüyor ve biraz kendimi motive edip yine şimdiye kadar ki en iyi koşu etabım ile negatif split yapıp yarışı tamamlıyorum. 


Sonuç benim açımdam muazzam, 87 dakikada bitirmişim, yaşta 18/10 genelde 112/175 olmuşum.  

Yaklaşık 1.5 yıldır düzenli yapmaya çalıştığım egzersizlerimin böylesi bir noktaya gelmesinden çok ama çok mutluyum.


Okuduğunuz için teşekkürler. 


Fotoğraflar: Yağız Gürtuğ


 



3 Ocak 2026 Cumartesi

90. Büyük Atatürk Koşusu 2025

Türkiye'nin en eski koşu yarışı... Atatürk'ün Ankara'ya ayak basışının şerefine pandemi dönemi dahil tam 90 yıldır devam eden bir gelenek. Her ne kadar son yıllarda eski parkurunda koşulmasa da yine de katılımcıları tarafından büyük bir coşkuyla icra edilmekte ve büyük bir hevesle beklenmektedir.

Bir sene önce gerçekleştirilen Atatürk koşusu benim katıldığım ilk koşu yarışıydı, o zamanlar çok tecrübesiz (hala da tecrübeli olduğum söylenemez) ve bir o kadar da tedirginlikten olsa gerek yarışı tamamlayabileyim yeter diyerek koşmuş, parkurun yokuş olmasından istifade ederek 5:30-6:00 tempo arasında gitmekten çekinmemiş ve neticede 54 dakikada yarışı bitirmiştim. 

Aradan geçen bir yılda yaklaşık 10 farklı triatlon ve koşu yarışına katılmış bir master atlet olarak bu yarışı 5:00 ortalama temponun altında bitirmeyi hedeflemiştim. Bu yarıştan yaklaşık üç ay önce koşulmuş olan ve görece daha az eğimli ve de simetrik bir parkur olan Runkara'daki derecem 5:06 tempo ile 51 dakika idi. 

Haftada iki ya da üç gün koşuyordum. Bir tanesi tempo antrenmanı diğeri ise rahat koşu idi. Tempo antrenmanında kademeli olarak 4:45 tempo ile 4 kilometreye kadar hacim arttırarak koşabilmiştim. Atatürk koşusunda 10 kilometrede yaklaşık 300 metrelik irtifa kaybı vardı, planlamalarım tutarsa hedeflediğim tempoyu yakalayacaktım hatta tüm parkuru (10.8 km) 50 dakika altında koşmak dahi hayallerimi süslemeye başlamıştı. 

Yarış haftasında hacmi iyice azalttım, sadece bir kez havuza gittim bir kez de düşük nabızda trainer antrenmanı yapmıştım. Tek bir sorun vardı, yarış, başkanı olduğum derneğin iki farklı yıl sonu programının tam ortasına denk gelmişti. Üstelik bir de yarışın öncesindeki gece mesaim vardı. Kısacası üzerimde haftalık antrenman yükü olmasa da günlük uykusuzluk ve muhtemelen hrv dengesizliği olacaktı. 

Son olarak yeni aldığım ayakkabılardan da bahsetmek istiyorum. İyice kendime güvenim gelmiş olacak ki karbon plakalı bir ayakkabı edinmeye karar verdim ve deneyerek almak istediğim için Asics ya da Adidas'a yönelmeden Ankamall Nike mağazasına giderek bir çift Nike Vaporfly 4. seri aldım.

Gelelim yarışa; 

Gar binasının önünden bizleri Dikmen'e çıkaracak belediye otobüsünlerinden boş olan bir tanesine bindim, her otobüse koltuk sayısı kadar atlet alıyorlarmış ve otobüslerdeki iki tane gönüllü genç arkadaş atletlerin kit numarasını bir listeye yazarak yarış sonunda sadece kayıtlı olan kişileri otobüse alacakları konusunda bilgi verdi. Dışarıda müthiş bir ayaz vardı ve termometreler -3 dereceyi işaret ediyordu. 900 metre rakımda, şehir merkezinde, soğuğu bu denli hissediyorsak 1200 metrede kim bilir ne ile karşılacaktık. 

Epey tecrübeli master atletle dolu bir otobüse denk gelmiştim ve bunun verdiği mutlulukla, onlarla sohbet ederek Dikmen'e doğru yola çıktık. Dikmen'de yerler karla kaplıydı, parkur açıktı ama havadaki dondurucu ayaz gizli buzlanma ihtimalini arttırıyordu.  

Yarış günü yapılacakları, uyandığım andan itibaren teker teker planlamak beni çok rahatlatıyor, bu yarışta da aynısını yaptım ve uyandığım anda start anına kadar yapmam gereken her şeyi aşama aşama not aldım ve notu da harfiyen uygulamaya çalıştım. 

Yarışa yaklaşık 20 dakika kalmıştı, esneme ve gerdirme çalışmalarını otobüste yaparak birkaç dakikalık bir ısınma jogu ve iki tane de yaklaşık 10 saniyelik son sürat primerleri yapmak için otobüsten indim. Bu alıştırmaları herhangi bir programa dayanarak yapmıyorum, Zwift'deki ısınmalarda kısa ama şiddetli seansların kasları hareketlendirdiğini okuduğumdan beri bunları yapmaya çalışıyorum; Ancak belli bir hedef dahilinde yarış koşacaksanız bir antrenörden yardım almanızı tavsiye ederim. Profesyonel ya da rekabetçi bir hedefim yok, yeni keşfettiğim bu deryada, bu şekilde tabiri caizse "debelenmek" bana inanılmaz bir keyif veriyor.

Geçen yıla kıyasla büyük bir kalabalık vardı, önlerden çıkmaya çalışmayacaktım ama arkalarda da kalmamaya çalışacaktım çünkü Runkara'da epey geriden çıkmıştım ve 6:00 tempoda gidebilmek için dahi fazlaca zigzag çizmek zorunda kalmıştım. Başlangıç için yerimi aldıktan sonra nefes egzersizleri ile nabzımı düşürmeye çalıştım. Artık yarışlarda nabza odaklanmamaya çalışıyorum çünkü hep olduğundan ya da beklediğimden yüksek çıkıyor.

Yarışın başlaması ile parkurun en soluna doğru koşarak ilerlemeye başladım. İlk 4 km hedefim 18 dakika idi. Nabız ya da tempoya bakmadan birkaç dakika koştum, o esnada Garmin'den klasik performans bildirimi geldi. +4'ü görünce sevinmedim desem yalan olur ve iyice gevşeyerek birinci kamikaze yokuşuna girdim. Artık zigzaga gerek kalmamıştı, ayakkabı görevini yapıyordu, kısa ama sık adımlar atmaya çalışıyordum. Yokuşun ortalarında tempomu 3:30'larda görünce bir kez daha sevindim, nabzım ise 170 civarlarında idi. Eğimsiz bir zeminde bu tempoyu sadece interval antrenmanlarda görürken nabzım ise 400 metre sonunda 185 lere geliyordu. Yokuşun avantajını kullanmaya çalışıyordum. 

Nabzımı yaklaşık 15 aydır Garmin hrm pro plus nabız bandından ölçüyordum ve hiç sorun yaşamamıştım ama sanırım vücut kompozisyonunun değişmesinden ve biraz da hızdan kaynaklı ilk kez nabız bandı göbeğime doğru düştü. Birkaç kez yerine doğru kaldırmaya çalışsam da fayda etmedi. Bu esnada ikinci ve daha dik olan yokuşu da salimen tamamlamış ve Türkocağı caddesine gelerek ilk 4 kilometreyi bitirmiştim. Hem de hedef süremden tam 45 saniye önce yani 17 dakika 15 saniyede. Yarışın kalan kısmında eğim azdı, 5:20-5:30 tempoyu çok fazla aşmadığım sürece hedefime ulaşabilecektim.

Milli Kütüphane'ye yaklaşırken göğsüm sıkışır gibi oldu, biraz tedirgin olmuştum. Bu hissiyat Zwift antrenmanlarında da zaman zamaan oluyordu ve iki farklı kardiyolog, efor, eko, ekg ve muayeneden sonra herhangi bir bulguya rastlamamıştı ama yine de tedirgin oldum ve biraz hız düşürdüm. Tıp bayramı koşusunda da benzer bir durum yaşamıştım, son kilometrede, göğüs kafesimin altında dayanılmaz bir ağrı hissetmiştim ve birkaç dakika yürümek zorunda kalmıştım.

Anıtkabir arkasındaki hafif rampayı da tırmanıştan sonra kontrollü bir biçimde 5:00-5:20 tempo aralığında gitmeye devam ettim. Hesaplamalarıma göre 50 dakikanın altında bitirecek gibiydim ama bunun için biraz hıza ihtiyacım vardı. Tandoğan meydanına dönünce son bir sprint ile hızlandım ama TCDD dönüşünü yapınca aynı ağrı beni yine yakaladı ve 5:30 tempoya kadar yavaşlayarak yarışı bitirdim. Süre benim için inanılmazdı: 50:00

Yarış tempom 4:39 idi, 1k'dan 10k'ya ve parkura kadar en iyi derecelerimi yapmıştım ve hedefime varmıştım ancak bütün yarışı 50 dakika altında koşmayı bir saniye ile kaçırmıştım. Tabiki aşırı mutluydum ve madalyayı alıp, soğumadan hafif jogla önce otobüse gidip üstümü değiştirdim. sonra da madalyamla bir fotoğraf çekinerek gelecek senenin hayallerini kurmaya başladım bile. 

Yoğun bir iş temposu, sivil toplum faaliyetleri arasında spora zaman ayırmayı sevgili eşim ve oğluma borçluyum, bu başarımı onlara ithaf ediyorum, iyi ki varlar.