Sayfalar

22 Mayıs 2026 Cuma

Ayvalık Triatlonu 17 mayıs 2026




Severek dinlediğim Ayarı Kaçanlar Podcast serisinin ilk bölümlerinden birisinde konuşmacılar Hisler mi Veriler mi başlığı altında teknolojinin sunduğu nimetler neticesinde elde ettiğimiz kişisel sağlık verilerini ne derece dikkate alıyoruz ya da almalı mıyız yoksa hislerimize göre mi antrenman yapmalıyız konusunu tartışmışlardı. Her iki durumun da iyi ve kötü yanları vardı elbette. 


Çok kısa olan spor serüvenimde ben de zaman zaman bu ikileme düşüyordum. Özellikle hasta olduğum dönemlerde nabzım, o an ürettiğim watt ya da o anki koşu tempoma göre oldukça yüksek çıkıyordu ancak benim hissiyatım ise her zamanki farklı olmayabiliyordu. Bu durumda saatimin verdiği nabız değerlerine bakıp antrenmanın şiddetini azaltmalı mıydım yoksa kendimi iyi hissettiğim için devam mı etmeliydim? Ya da hrv değerleri yine belli dönemlerde kendimi oldukça iyi hissetmeme rağmen dengesiz seyrederken genel antrenman yükünü düşürmeli miydim yoksa her zamanki tempoya devam mı etmeliydim ? 

...


Serik yarışının hemen öncesinde geçirdiğim enfeksiyon ve Şubat Mart ayları boyunca da göreceli olarak oldukça yüksek hacimli antrenman yüküm neticesinde Nisan 2026 itibarıyla Garmin saatim "Verimsiz" ve "Zorlanma Var" (Strained) ikazı üretiyordu. Özetle, aynı yoğunluktaki antrenmanlarımda nabzım daha yüksek çıkıyordu, uykularımda ise dinlenik nabzım normalden yüksek ve hrv değerlerim de normalden düşüktü. 


Yarıştan önceki 10 gün boyunca hacmi üçte bir oranında azaltmış ve beslenme ile dinlenmeme çok dikkat etmeme rağmen bu durum düzelmemişti. Ancak yine de yarışta en iyi derecelerimi yapmıştım fakat bu durum yanıltmasın çünkü Serik kümülatif olarak en iyi hazırlandığım yarıştı.


Serik yarışından yaklaşık 35 gün sonra Ayvalık yarışı vardı, bu kadar kötü metriklerle bu dereceyi aldıysam bir ay boyunca kendimi toparlayıp çok daha iyi dereceler elde edebilirim umuduyla Serik yarışından hemen sonra çok düşük yoğunluklu egzersizlere başladım. Yarıştan dört gün sonraki ilk zwift antrenmanını toparlanma için 140 watt civarlarında çevirecektim ve nabız değerlerim çok iyi çıkınca hemen güzel bir uyku üzerine ertesi gün ftp testi niyetine Alpe Du Zwift etabını kendime hedef olarak koydum. Hayalim 227 watt olan ftp değerimi 230 watt üzerine taşımak ve son bir ay boyunca bu değerlere göre antrenman yapmaktı.


Ertesi gün, gece nöbetine gitmeden, antrenmana başlayınca bir gün önceki performansımdan eser olmadığını anlamam geç olmadı. Nabzım bir anda 180 lere gelmişti ama benim bırakmaya niyetim yoktu. Tam bir saatte tırmanışı tamamladım ve Strava gelmiş geçmiş en yoğun antrenman yükünü verdi. Öyle ki sürüşten sonra saatlerce nabzım 100'ün altına düşmemişti. Nasıl bir yanlış yaptığımı sonraki günlerde anlayacaktım. Birkaç gün sporu tamamen kestim ancak ne dinlenik nabzım ne de hrv değerim normale dönmüyordu. Çareyi kardiyoloğa gitmekte buldum. 24 Saatlik holter ve ritm gözleminden sonra bir aksilik saptanmadı ancak doktorun dediğine göre kalbimi biraz zorlamışım. Yine de Ayvalık'da yarışabilecektim ancak hacim ve yoğunluk düşürmemi tavsiye etti. Ben de tavsiyeye uydum ve yarışa kadar ve 160 nabız üstüne çıkmamaya çalıştım. 



Kısır bir döngüye girmiştim, hacim azalttıkça fitness değerim düşüyor bu sefer de antrenmansızlıktan dolayı güçsüzleşiyor, hissiyat olarak da hem önceki yüksek tempomda koşamıyor ya da önceki ftp değerimi tutturamıyordum üstelik toparlanma metriklerimde hala bir gelişme yoktu.


Yarış haftası gelip çatınca artık hiçbir şeyi ciddiye almadan kendimce kısa ama yoğun birkaç antrenman ile Ayvalık'da iki gün önceden kampa girmek üzere yola çıktım. 

Ne yazık ki bu sefer ailem yanımda olmayacaktı. Onların varlığı bana moral ve motivasyon verirken yarış ve yolculuk sürecini onlarla deneyimlemek bana ayrıca keyif veriyordu. 


Onların yokluğunda tamamen toparlanma ve yarışa odaklanmaya karar verdim. Yarıştan önceki iki gün boyunca sadece 250 metre yüzerek wetsuit ve denize tekrar alışmaya çalıştım. Hiç fastfood yemedim, alkollü içecek tüketmedim ve akşam 10'dan önce uyudum. 



Yarış sabahı bir mucize gerçekleşti ve metriğim bir anda yeşil yani "Verimli" ye döndü, hrv değerim son bir buçuk ayın en yüksek değerindeydi. Uyku ve dinlenik nabzım da çok iyi durumdaydı. 


İşte burada yine en başa dönüyoruz, hisler mi ? Veriler mi? Bu kadar metriğe bağımlı olmak doğru mu ? 


Gelelim yarışa...



Yarış bu kez öğlen saat 12:00'de başlayacaktı hatta fazla katılımdan ötürü dalgalı başlangıç yapılma kararı alındı ve toplu start ve gun time yerine mat süresi esas alınacaktı. Açıkçası bu durum beni rahatlattı çünkü genel toplama göre iyi yüzemediğim için başlangıçtaki kaosta su yüzeyinde tutunmak zor oluyordu. 

Değişim alanındaki işlerimi tamamlayıp wetsuiti giyip deniz kenarına geldim ve antrenör olduğunu tahmin ettiğim birisi yanıma gelerek wetsuiti iyi giyemediğimi bu şekilde yüzersem omuzlarıma çok direnç uygulayacağını ve bunun önüne geçmek için ayak bileklerimden itibaren daha da yukarı çekmem gerektiğini söyledi. Açıkçası bu tavsiyeyi duyduğuma sevindim zira bundan önceki bütün wetsuitli yarışlarımda kol döngümü tamamlayamıyordum, gerçekten de wetsuit direnç uyguluyordu. Hemen birkaç kez daha çekiştirdim ve ısınmak için suya girdim. Bunu Serik'de denemiştim ve faydasını görmüştüm. Starttan sonraki paniği daha hızlı atlatmaya yarıyordu yarıştan hemen önce suya girmek. 


Mat süresi esas alınacağı için kendi dalgamın en sonuna geçtim mata kadar sakince ilerledim. Mattan geçip sürem başlar başlamaz denize girdim ve hemen yüzmeye başladım. Üç kol bir nefes gidiyordum, panik yoktu, bugüne kadar ki en iyi başlangıcımdı. Öyle ki ilk dubaya yani 300 metreyi 5 dakikanın altında yüzdüm. İnanılmaz bir özgüven kazanmıştım. Şeytanın bacağını kıracaktım sanırım. Birinci dubayı dönerken yine bir can pazarı yaşandı ve dönüşle beraber neden hızlı geldiğimi anladım. Rüzgar kuzeybatıdan yani arkadan esiyordu ve yüzey akıntısı açığa doğru idi. İkinci dubaya olan mesafe yaklaşık 50 metre idi. Boğuşmaca ile son dubayı da dönüp kıyıya dönünce asıl zorluk başladı. Çok ciddi bir kafa akıntısı vardı. 2:00 olan tempom 3:00'a gelmişti, wetsuit direnç uygulamaya başlamıştı ve hiç değilse Serik'deki süremi geçeyim diyerek son metrelerde iyice yüklendim. 


15 Saniye kadar süremi iyileştirdim, koşarak denizden çıkıp ve değişim alanına gelmeden wetsuitimi çıkarmıştım bile. Kaskı takip bisikletimle parkura girdim. Kendi adıma hızlı ve sorunsuz bir T1 tecrübe etmiştim. 


Pedal çevirmeye başlayınca nabzımın o tempo için yüksek olduğunu fark ettim. 

180! 

220 watt basamıyordum bile. Yanımdan geçen küçük gruplara tutunuyor, keskin virajlardan sonraki atağı yapacak nabız kapasitem olmadığı için gruplardan kopuyordum. Dönüşlere pedal kesip girmeye ve sonrasında atak çekecek bir kalp atım rezervi bırakmaya çalışsam da nabızı düşüremiyordum. Serik'de geçtiğim atletler beni geçiyordu ve ben onların draftında dahi tutunamıyordum. 

Sırıtıyor gibi görünsem de aslında can çekişiyorum.
Sırıtıyor gibi görünsem de aslında can çekişiyorum.

Yine de elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışarak etabı tamamladım, içim rahattı çünkü Serik ile Ayvalık yarışındaki kalp atış yoğunluğum ve yüküm birbirine çok yakın çıktı. Sırada ikinci değişim vardı. 


Değişim alanları için iyi organize olduğumu düşünmeye başlamıştım ancak ayakkabının içinde ezilmesin diye yerleştirdiğim kalıpları çıkarmadığımı fark ettim. Bunlar bana yaklaşık 20 saniyeye mal oldu. Haricinde sorunsuz bir değişimle koşu etabına başladım. Nabzım 175 civarlarında idi ancak yine de gidemiyordum. Bacaklarımda ağrı ya da nefes nefese kalma gibi bir durumda ziyade bir tıkanma söz konusu idi. Sanki yokuş çıkıyor gibiydim. Tempo 5:45 ancak nabız 175l erde. 


Bisiklet ve yüzme sonrasında nabzın yüksek olmasının normal olduğunu ancak benimkinin yine de çok yüksek olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden olsa gerek Serik'deki gibi ilk iki kilometrede anca toparlandım ve yine negatif splitle yarışı bitirdim. 

Tempom Serik'den biraz geride idi. sıralamam çok az düşmüştü ama birinciyle aramdaki zaman farkı benim lehime olduğu için Serik'den daha fazla puan çıkarabilmiştim.


Hisler mi Veriler mi ? 


Kendi adıma edindiğim ders, eğer vücudumda iltihap yoksa, hasta değilsem ve akut antrenman yüküm dramatik derecede yüksek değilse bundan sonra verilere çok bakmama kararı aldım ancak; hastaysam ve genel performansıma göre nabzım çok yüksekse bu sefer antrenman akut yükü ve o anki şiddeti düşürmeyi deneyeceğim. 


Bakalım sonrası nasıl olacak. 



Bonus: Yarıştan bir gün sonra Midilli'ye giderek kendimi ödüllendirdim 😎






17 Nisan 2026 Cuma

Serik Triatlonu

2026'nın ilk yarışı, Henüz havalar tam anlamıyla ısınmış olmasa da sezonun açılış yarışının Antalya'da olması az da olsa bir rahatlama vermişti ancak bir Ankaralı olarak iyi bir yarış günü deneyiminden beklentim havanın yağmursuz olmasıyken rüzgar durumuna bakmamak daha doğrusu bakmak zorunda hissetmemek büyük bir tecrübesizlikti elbette. Özellikle yüzme ve bisikleti bu denli ilgilendiriyorken!


Yarışın olduğu dönem tam da "Balkanlardan gelen soğuk ve yağışlı hava kütlesinin" etkisinin fazlasıyla hissedildiği bir dönemdi. Bütün hava tahminleri iki haftadır yağmurlu gösterirken nasıl olduysa birkaç günde yağmurlu tahminlerin hepsi güneşliye döndü. Meraklısına, Antalya'da Nisan ayında ortalama yağmurlu gün sayısı 10 imiş. 


Öte yandan bu yarışı sevgili ailemle beraber mini bir tatile çevirmiştik, sadece yarış değil de yarış sonrası birkaç gün için de önemliydi aslında havanın durumu. Üstelik İstanbul'da yaşadığımız dönemlerden çok sevgili arkadaşlarımız Semih ve Hatice ile oğulları Teo da eşlik edecekti bu minik tatilimizde bizlere. 


Gelelim yarışa; 





Yüzme


En son Alanya'da 1500 metreyi 35 dakikada yüzmüştüm, yarıştan hemen sonra hız kesmeden antrenmanlara başlamıştım ama nasıl olduysa yüzme formum bozuldu ve bir daha asla bu tempolara inemedim. Farklı antrenmanlar denesem de sonuç değişmedi ve çareyi bir kez daha özel ders almakta buldum ama maalesef bu kez hiç verim alamadım. Yüzme de bir duvara çarpmış gibiyim ve ne yaparsam yapayım değil ileri gitmek sürekli geri gidiyorum, sürelerim her antrenmanda bir öncekinden kötü çıkıyor. 

Yüzme, bisiklet ve koşudan farklı olarak salt hacime ağırlık verince gelişmiyor maalesef, tıpkı dans etmek gibi oldukça teknik ve kabiliyet isteyen bir branş. Benzeri diğer performatif branşlarda kamera ile ya da dört bir yanı aynalarla çevrili antrenman salonlarında sürekli kendinizi izleyerek çalıştığınız için hatalarını görmeniz ve düzeltmeniz daha kolay oluyor. Ancak yüzme de maalesef durum böyle değil. Çekime izin verilen bir havuzdaysanız ve diğer kullanıcıların da rızasıyla kendi videonuzu çekebilirseniz gerçekten şanslı bir azınlıktasınız demektir. 

Yarış için hedefim 17 dakika altında bitirmekti ama bahsettiğim performans kayıplarından ötürü 18 dakikanın altını görürsem sevinecektim. 


Yarış sabahı daha önceki yarışlarda uyguladığım check listimi uyguladım ve otelden çıkıp 100 watt altında pedal çevirerek değişim alanına doğru yola çıktım. Hazırlıkları tamamlayıp en son yaklaşık sekiz ay önce giydiğim wetsuitin sırtını bir başka atletin yardımı ile kapatıp deniz kenarına doğru ilerledim. Antalyalı bir başka atlet ise denize girmem gerektiğini hatta bunun bir tavsiye değil zorunluluk olduğunu çünkü su soğuk olduğu için şok etkisini azaltmam gerektiğini söyledi. Gerçekten de çok sayıda atlet suya girmişti. Gönülsüz de olsa ben de girdim ve gerçekten de Gelibolu'da yaşadığım o ilk şoku burada atlatmamın faydası olacağını anlamam geç olmadı.

Kuvvetli bir kuzeybatı rüzgarı hakimdi, Strava kayıtlarına göre yaklaşık 16 km hızla esiyomuş, deniz yer yer kabarıyordu. Az önce bahsettiğim Antalyalı arkadaş, rüzgar sağdan estiği için en sağdan çıkıp ilk dubaya doğru hafifçe sağa yönelerek gitmemiz gerektiğini söyledi, çünkü deniz yüzeyinden de açıkça belli olduğu üzere azımsanmayacak miktarda akıntı da vardı. 

Geri sayımla beraber denize koştuk tam 182 atletle beraber suya girmişim. Çok avantajlı bir yerden çıktığım için ve çok hızlı yüzemediğim için ilk 250 metreyi resmen göğüs göğüse yüzdük. Tekmelerden ve kollardan kendimi savunmak için çok çaba sarfettim. Bu yüzden mi yoksa denizin biraz çalkantılı olmasından mı anlamadım dakikada tam 30 kulaç atmışım. Bugüne kadar ki en hızlı kadansım, tabiki verim ise çok ama çok düşük. 750 metrenin hiçbir yerinde tam bir süzülüş yapamadım, ön kolum sürekli düştü, çekiş aşaması hep yarım kaldı. Neden bilmiyorum bir türlü ritmimi bulup sakinleşemedim. Yaşadığım panik ya da korku değildi ama sakince yüzemiyordum. 

19 dakikada sudan çıktım, beklentimin bir dakika gerisinde ancak nabzım tam 184! 


O kadar yüksek ki sarhoş gibiyim, değişim alanına giderken sürekli sayıklıyorum, anlamsız kelimeler söylüyorum, kameralar değişim anında beni çekiyor ama ben hala sayıklıyorum. 

Bisiklet

Spd ayakkabıları pedal üzerine lastikle bağlamıştım, bisiklete biniyorum ama hala sayıklıyorum

-Kurumam lazım! Kurumam lazım!

Hava çok soğuk, üşüyorum.

Parkura çıkar çıkmaz kuvvetli bir kafa rüzgarı karşılıyor. Ne kadar küçülsem de rüzgar beni omuzlarımdan geriye itiyor. İlk dönüşü yapınca rüzgar bu sefer yandan vuruyor ve resmen sağımdaki atletin üzerine doğru fırlatıyor beni. Neyse ki bu sektör çok kısa, bir dönüşle daha turun en uzun bacağı başlıyor. 2.5 dakika boyunca rüzgarı arkadan alarak 40 km üstü süratlere rahatlıkla çıkıyorum, karbon jantlar o müthiş türbülans sesini çıkarmaya başlıyor.


Kış boyu Zwiftle antrenman yapmıştım, ve iki ay önce de hem bisikleti hem de jantları yenilemiştim. Güncel durumda 172 cm boy, 69 kilo Bir saatlik en yüksek güç çıkışım 220 watt.  

Toplam beş turu çoğunlukla draft etkisinde geçirerek 174 watt ile 37 dakikada bitiriyorum. Şu ana kadar ki en iyi bisiklet sürem. Artık orta sıraları zorlamaya başlıyorum. 

Temiz ve sorunsuz bir T2 ardından koşu etabına başlıyorum, Atatürk koşusundan sonra biraz daha tempo antrenmanı yapmıştım ama koşuda benim için asıl sorun hızlı olmaktan ziyade yorulan daha doğrusu dağılan vücudumun koşuda tutunamamasıydı. 


Parkura girer gitmez yerdeki gölgemden formumu kontrol ediyorum, belimden sağa sola doğru inanılmaz bir yalpalama var, genelde uzun koşulardan sonra gelişen bu yorgunluk yine beni yakaladı. Kuşkusuz spora görece geç başlama ve tecrübesizlik nedeniyle yaklaşık bir saatlik 175 üstü nabızlı efordan sonra vücut bu yükü kaldıramıyor. Diyaframım sıkışmış vaziyette, Melek ve Güneş'i parkur başından selamladıktan sonra ilk su istasyonunu geçip yürümeye başlıyorum. Daha önce hiçbir triatlon müsabakasından yürümemiştim ama 30 saniye kadar yürümek bana çok iyi geliyor. Nabzım az da olsa düşüyor ve biraz kendimi motive edip yine şimdiye kadar ki en iyi koşu etabım ile negatif split yapıp yarışı tamamlıyorum. 


Sonuç benim açımdam muazzam, 87 dakikada bitirmişim, yaşta 18/10 genelde 112/175 olmuşum.  

Yaklaşık 1.5 yıldır düzenli yapmaya çalıştığım egzersizlerimin böylesi bir noktaya gelmesinden çok ama çok mutluyum.


Okuduğunuz için teşekkürler. 


Fotoğraflar: Yağız Gürtuğ


 



3 Ocak 2026 Cumartesi

90. Büyük Atatürk Koşusu 2025

Türkiye'nin en eski koşu yarışı... Atatürk'ün Ankara'ya ayak basışının şerefine pandemi dönemi dahil tam 90 yıldır devam eden bir gelenek. Her ne kadar son yıllarda eski parkurunda koşulmasa da yine de katılımcıları tarafından büyük bir coşkuyla icra edilmekte ve büyük bir hevesle beklenmektedir.

Bir sene önce gerçekleştirilen Atatürk koşusu benim katıldığım ilk koşu yarışıydı, o zamanlar çok tecrübesiz (hala da tecrübeli olduğum söylenemez) ve bir o kadar da tedirginlikten olsa gerek yarışı tamamlayabileyim yeter diyerek koşmuş, parkurun yokuş olmasından istifade ederek 5:30-6:00 tempo arasında gitmekten çekinmemiş ve neticede 54 dakikada yarışı bitirmiştim. 

Aradan geçen bir yılda yaklaşık 10 farklı triatlon ve koşu yarışına katılmış bir master atlet olarak bu yarışı 5:00 ortalama temponun altında bitirmeyi hedeflemiştim. Bu yarıştan yaklaşık üç ay önce koşulmuş olan ve görece daha az eğimli ve de simetrik bir parkur olan Runkara'daki derecem 5:06 tempo ile 51 dakika idi. 

Haftada iki ya da üç gün koşuyordum. Bir tanesi tempo antrenmanı diğeri ise rahat koşu idi. Tempo antrenmanında kademeli olarak 4:45 tempo ile 4 kilometreye kadar hacim arttırarak koşabilmiştim. Atatürk koşusunda 10 kilometrede yaklaşık 300 metrelik irtifa kaybı vardı, planlamalarım tutarsa hedeflediğim tempoyu yakalayacaktım hatta tüm parkuru (10.8 km) 50 dakika altında koşmak dahi hayallerimi süslemeye başlamıştı. 

Yarış haftasında hacmi iyice azalttım, sadece bir kez havuza gittim bir kez de düşük nabızda trainer antrenmanı yapmıştım. Tek bir sorun vardı, yarış, başkanı olduğum derneğin iki farklı yıl sonu programının tam ortasına denk gelmişti. Üstelik bir de yarışın öncesindeki gece mesaim vardı. Kısacası üzerimde haftalık antrenman yükü olmasa da günlük uykusuzluk ve muhtemelen hrv dengesizliği olacaktı. 

Son olarak yeni aldığım ayakkabılardan da bahsetmek istiyorum. İyice kendime güvenim gelmiş olacak ki karbon plakalı bir ayakkabı edinmeye karar verdim ve deneyerek almak istediğim için Asics ya da Adidas'a yönelmeden Ankamall Nike mağazasına giderek bir çift Nike Vaporfly 4. seri aldım.

Gelelim yarışa; 

Gar binasının önünden bizleri Dikmen'e çıkaracak belediye otobüsünlerinden boş olan bir tanesine bindim, her otobüse koltuk sayısı kadar atlet alıyorlarmış ve otobüslerdeki iki tane gönüllü genç arkadaş atletlerin kit numarasını bir listeye yazarak yarış sonunda sadece kayıtlı olan kişileri otobüse alacakları konusunda bilgi verdi. Dışarıda müthiş bir ayaz vardı ve termometreler -3 dereceyi işaret ediyordu. 900 metre rakımda, şehir merkezinde, soğuğu bu denli hissediyorsak 1200 metrede kim bilir ne ile karşılacaktık. 

Epey tecrübeli master atletle dolu bir otobüse denk gelmiştim ve bunun verdiği mutlulukla, onlarla sohbet ederek Dikmen'e doğru yola çıktık. Dikmen'de yerler karla kaplıydı, parkur açıktı ama havadaki dondurucu ayaz gizli buzlanma ihtimalini arttırıyordu.  

Yarış günü yapılacakları, uyandığım andan itibaren teker teker planlamak beni çok rahatlatıyor, bu yarışta da aynısını yaptım ve uyandığım anda start anına kadar yapmam gereken her şeyi aşama aşama not aldım ve notu da harfiyen uygulamaya çalıştım. 

Yarışa yaklaşık 20 dakika kalmıştı, esneme ve gerdirme çalışmalarını otobüste yaparak birkaç dakikalık bir ısınma jogu ve iki tane de yaklaşık 10 saniyelik son sürat primerleri yapmak için otobüsten indim. Bu alıştırmaları herhangi bir programa dayanarak yapmıyorum, Zwift'deki ısınmalarda kısa ama şiddetli seansların kasları hareketlendirdiğini okuduğumdan beri bunları yapmaya çalışıyorum; Ancak belli bir hedef dahilinde yarış koşacaksanız bir antrenörden yardım almanızı tavsiye ederim. Profesyonel ya da rekabetçi bir hedefim yok, yeni keşfettiğim bu deryada, bu şekilde tabiri caizse "debelenmek" bana inanılmaz bir keyif veriyor.

Geçen yıla kıyasla büyük bir kalabalık vardı, önlerden çıkmaya çalışmayacaktım ama arkalarda da kalmamaya çalışacaktım çünkü Runkara'da epey geriden çıkmıştım ve 6:00 tempoda gidebilmek için dahi fazlaca zigzag çizmek zorunda kalmıştım. Başlangıç için yerimi aldıktan sonra nefes egzersizleri ile nabzımı düşürmeye çalıştım. Artık yarışlarda nabza odaklanmamaya çalışıyorum çünkü hep olduğundan ya da beklediğimden yüksek çıkıyor.

Yarışın başlaması ile parkurun en soluna doğru koşarak ilerlemeye başladım. İlk 4 km hedefim 18 dakika idi. Nabız ya da tempoya bakmadan birkaç dakika koştum, o esnada Garmin'den klasik performans bildirimi geldi. +4'ü görünce sevinmedim desem yalan olur ve iyice gevşeyerek birinci kamikaze yokuşuna girdim. Artık zigzaga gerek kalmamıştı, ayakkabı görevini yapıyordu, kısa ama sık adımlar atmaya çalışıyordum. Yokuşun ortalarında tempomu 3:30'larda görünce bir kez daha sevindim, nabzım ise 170 civarlarında idi. Eğimsiz bir zeminde bu tempoyu sadece interval antrenmanlarda görürken nabzım ise 400 metre sonunda 185 lere geliyordu. Yokuşun avantajını kullanmaya çalışıyordum. 

Nabzımı yaklaşık 15 aydır Garmin hrm pro plus nabız bandından ölçüyordum ve hiç sorun yaşamamıştım ama sanırım vücut kompozisyonunun değişmesinden ve biraz da hızdan kaynaklı ilk kez nabız bandı göbeğime doğru düştü. Birkaç kez yerine doğru kaldırmaya çalışsam da fayda etmedi. Bu esnada ikinci ve daha dik olan yokuşu da salimen tamamlamış ve Türkocağı caddesine gelerek ilk 4 kilometreyi bitirmiştim. Hem de hedef süremden tam 45 saniye önce yani 17 dakika 15 saniyede. Yarışın kalan kısmında eğim azdı, 5:20-5:30 tempoyu çok fazla aşmadığım sürece hedefime ulaşabilecektim.

Milli Kütüphane'ye yaklaşırken göğsüm sıkışır gibi oldu, biraz tedirgin olmuştum. Bu hissiyat Zwift antrenmanlarında da zaman zamaan oluyordu ve iki farklı kardiyolog, efor, eko, ekg ve muayeneden sonra herhangi bir bulguya rastlamamıştı ama yine de tedirgin oldum ve biraz hız düşürdüm. Tıp bayramı koşusunda da benzer bir durum yaşamıştım, son kilometrede, göğüs kafesimin altında dayanılmaz bir ağrı hissetmiştim ve birkaç dakika yürümek zorunda kalmıştım.

Anıtkabir arkasındaki hafif rampayı da tırmanıştan sonra kontrollü bir biçimde 5:00-5:20 tempo aralığında gitmeye devam ettim. Hesaplamalarıma göre 50 dakikanın altında bitirecek gibiydim ama bunun için biraz hıza ihtiyacım vardı. Tandoğan meydanına dönünce son bir sprint ile hızlandım ama TCDD dönüşünü yapınca aynı ağrı beni yine yakaladı ve 5:30 tempoya kadar yavaşlayarak yarışı bitirdim. Süre benim için inanılmazdı: 50:00

Yarış tempom 4:39 idi, 1k'dan 10k'ya ve parkura kadar en iyi derecelerimi yapmıştım ve hedefime varmıştım ancak bütün yarışı 50 dakika altında koşmayı bir saniye ile kaçırmıştım. Tabiki aşırı mutluydum ve madalyayı alıp, soğumadan hafif jogla önce otobüse gidip üstümü değiştirdim. sonra da madalyamla bir fotoğraf çekinerek gelecek senenin hayallerini kurmaya başladım bile. 

Yoğun bir iş temposu, sivil toplum faaliyetleri arasında spora zaman ayırmayı sevgili eşim ve oğluma borçluyum, bu başarımı onlara ithaf ediyorum, iyi ki varlar. 




6 Kasım 2025 Perşembe

Alanya Triatlonu

İstanbul Triatlonu üzerinden yaklaşık iki ay geçmiş. Aklımda sadece güzel anılar kalmış, hoş kötü bir an hiç yaşamamamıştım zira yarış beni daha önce katıldığım yarışlar kadar zorlamamıştı. Sanırım yarışmayı ve öncesinde dinlenmeyi öğreniyordum ve gelecek sezon daha konforlu yarışabilecektim. 


Yarış sonrası özellikle eylül ayı boyunca yüzmeye ağırlık vermiştim ve biraz da sürelerim iyileşmişti. Düzenli trainer antrenmanları ile ftp değerim de birazcık artmıştı. Rahat duramayıp, sezonun son yarışı olan Alanya’nın parkurlarını incelemeye bile başlamıştım ama Alanya'da yüzme etabında 1500 metre sabit parkur vardı; yani İstanbul gibi bir noktadan girip bir diğer noktadan çıkabileceğimiz bir rota söz konusu değildi. Belki wetsuitle konforlu yüzebilirdim ama su sıcaklığı 25 derecelerde idi ve yarış gününe kadar limitlerin altına inmesi zor gibiydi. Bisiklet etabı ise dümdüz idi, İstanbul’dan daha zor ne olabilir ki diyerekten cesaretimi topladım ve yarışa kaydoldum. Hedef yine aynı: sağlıkla bitirmek... 


Haftada iki gün havuza gidiyorum. İkisinde de aynı antrenmanı yapıyorum. Toplamda 1100 metrelik yarısı el paleti ile yüzme ve tempolu yüzme, kalan yarısı da ısınma ve soğuma ile ters taraftan nefes alma. Mevcut rekorum 50 metreyi 57 saniyede yüzmek. Tabi mesafe uzadıkça süre neredeyse yüzde 40 artıyor. Rekabetçi yarışmadığım için ve gelişimden ziyade kilo kontrolü ve sağlıklı yaşama odaklandığım için benim açımdan iyi süreler ☺️


Bisiklete zwift dışında hiç binmiyorum. Haftada bir gün o haftanın rotasını free ride ile sürüp vites değişkenliği yapıyorum. İki ya da üç kere de erg modu açık olacak şekilde hazır antrenmanlar yapıyorum. Birisi genelde tempo ya da vo2max olurken birisi sakin birisi de o haftanın yoğunluğuna göre daha şiddetli ya da çok daha sakin olabiliyor. 


Koşu ise en az zaman ayırdığım branş. Haftada bir kez kesin ama iki kez nadiren koşuya çıkabiliyorum. Zaten yüzmeye giderken harcanan zamanla birlikte haftada yaklaşık yedi sekiz saat spora ayırıyorum mevcut çalışma ve çocuk yetiştirme üstüne bir dernek koşullarında daha fazlası benim için fazlasıyla yıpratıcı olmasından tedirginim, amaç basit, düşük yoğunluklu sürekli spor hayatı 😎


Gelelim yarışa, cumartesi sabahı uykumu iyice alarak uyandım ve çok geç kalmamaya çalışarak hazırlandım. Alanya çok uzak değildi Ankara’dan ama Antalya’ya uğrayıp yeni bir trisuit almak istiyordum. Planlamayı yaptım, Rahat ve sakin bir yolculuğun ardından akşama doğru Antalya'dayım.  Hemen ilgili mağazaya gidip alışverişimi yaptım ve navigasyona Alanya’daki otelimi yazdım. Çıkan süre beni biraz şaşırttı. Yaklaşık 2.5 saatlik yolum vardı. Hedefim Alanya’ya hava kararmadan varıp parkuru incelemek iken neredeyse uyumayı planladığım saatte Alanya’da olabilecektim. Yeri gelmişken belirteyim, bu rotayı kullanmak zorunda olmayacak bir plan yapmanızı öneririm çünkü yol boyunca yaklaşık 20 tane kırmızı ışığa yakalandım ve o mesafenin neden 2.5 saatte gelindiğini sıkıcı ve konforsuz bir yolculuktan sonra anladım. 


Bir diğer aksiliği de şehire girince yaşadım. Bir müsabaka için şehir değiştirenler az sonra anlatacağıma aşinadır; parkur düzenlemesi nedeniyle şehir içinde her yol kapalıydı. Arabayı park edecek otopark dahi kalmamıştı. Otele iki kilometre mesafedeki bir sokak arasına arabayı park ettim, bisikleti kurdum ve bisikletle otele gidip giriş yaptım. Hemen hazırlık yapıp uyumak arzusundaydım ama yeni aldığım trisuiti arabada unuttuğumu fark ettim. Tekrar bisikletle o yolu gitmek istemedim ve biraz yürüyüp taksi çağırıp aracıma gittim ve trisuiti aldım. 


Yeni satın alınan ve daha önce denenmeyen ekipmanların ilk kez yarışta kullanılması çok önerilen bir şey değildir. Bu hususu çok önemsesem de ilk trisuitimin belden aşağısı pembeydi ve koyu renk tayt kısmı olan bir suitle yarışmak beni daha konforlu hissettirecekti, mecbur bu riski aldım. 


Ertesi sabah için hazırlıklarımı tamamlayıp istirahata çekildim. 


Yarış Sabahı


Yarışlara gitmeden önce, evden çıkarken ve yarış sabahı kaldığım odadan çıkarken almam gerekenler ve yapmam gerekenler ile alakalı bir checklist hazırlamıştım İstanbul’da, bunun faydasını çok gördüm ve Alanya’da da harfiyen uyguladım. 


Kitimi değişim alanı girişinde aldıktan sonra son hazırlıkları da tamamladım ve deniz kenarına gidip startı beklemeye başladım. 


En gergin anlar, geri sayım ve sirenler eşliğinde denize koşuyoruz. Suya girdikten sonra yaklaşık ilk 30-40 metre civarında koşuyoruz, bu esnada nabzım 170 lere gelmiş, birkaç kez kurbağalama dal çık yaparak nihayet kulaca başlıyorum ancak Mudanya’dan beter bir panik yaşıyorum ilk bir kaç saniyede. Su çok sıcak, inanılmaz bir mazot kokusu var ve tam 150 kişi aynı anda suya girip tek bir dubaya doğru yüzdüğümüz için resmen sıkıştık. Tekmelerden kendimi sakınıp, bir aralık bulup biraz da ritmimi düşürüyorum ve nabzım yerine geliyor. Bu esnada ilk dubayı dönüp kıyıya paralele geçip sonra da diğer dubaları dönüyoruz. Artık yön bulma konusunda daha deneyimliyim. Sadece kıyıya çıkıp tekrar giriş yapacağımız alanı göremiyorum gözlüklerim olmadığı için onda da kalabalık nereye giderse oraya gidiyorum ve tekrar yürümeye başlıyoruz. Kıyıda kırmızı bir duba görüyorum, önümdeki atletler çıkıp etrafından bir tur tekrar giriyorlar. Aynısını yapıp daha özgüvenli bir biçimde ikinci tura başlıyorum ve normalde pozitif split yaparken bu kez negatif ile yüzmeyi bitiriyorum. 35 dakika 21 saniye.



Sorunsuz bir değişim yapsam da bisiklete binmem ile ayakkabıyı pedal üzerinde düz konumda tutan lastik kopuveriyor. Mecburen birkaç saniye durup giyiyorum ayakkabıyı ama çok bir zaman kaybetmedim keyfim yerinde hatta şu zamana kadar ki en hızlı t1 süremi yapmışım: 1 dakika 21 saniye. Yaş grubumda altıncıyım ☺️


T1'den çıkıp kilitli parke taşlı yola çıktıktan sonra bir kaç kez sarsılıyorum. Önemsemiyorum zira bunlar istisnaidir 40 kilometre boyunca böylesi bir parkurda bizi yarıştırmazlar heralde diye düşünsem de kilometreler geçtikçe yol düzelmiyor ve artık bu durumu tam kabullenecekken asfalt yol başlıyor biraz ilerliyoruz sonra da ilk dönüş geliyor. Yolun yaklaşık yarısı bu şekilde geçecek, kendimi ayarlıyorum ve pedallara asılıyorum.



İstanbul yarışı için aerobar sipariş etmiştim, ancak sanırım bisikletimin geometrisi çok uygun değil zira verimli kullanamıyorum. Sele geride ve uzanma mesafesi uzun olduğu için, aerobara yatınca pedallar ileride kalıyor ve kadansım düşüyor. TT bisikletlerde sanırım pedallar selenin altına yakın bir konumda olmasından ki bar taburesinde oturur bir pozisyonda saatlerce pedal çevrilebiliyor. Ancak ben aerobarı kullanınca pedal çeviremediğim gibi çok öne uzandığım için yolu da göremiyorum ve düz gidecek bir denge sağlayamıyorum. Alanya'da da aynısı olunca tam o anda aerobarı artık sadece evde antrenmanlarda kullanma kararı aldım ama yarışta bu fazlalıkları çıkarma gibi bir imkanım yoktu. Çoğunlukla drop barlarda giderek 30 km/s ortalamayı tutturmaya çalıştım. Parke taşlarda hızım biraz düşse de asfaltta biraz hızlandım. Bir matara karbonhidratlı su bitirdim. İki adet de jel tükettim. Bugüne kadar ki en konforsuz ama en hızlı bisiklet derecemi yaptım ve 30 km ortalama hız ile 37 kilometrelik parkuru 74 dakikada bitirerek T2'ye girdim. 


Bisikletimi ters astım, kaskımı çıkarıp hemen ayakkabıları giydim ve 72 saniyede T2'den çıktım. Koşmaya başlayınca, Ankara ya da Gelibolu yarışlarında tecrübe ettiğim bir his beni yakaladı. Gövdem ağrıyordu. Bir bütün olarak belim ve ön gövdemin alt kısmı. Sanki dayak yemiş gibiydim. 




Ankara ya da Gelibolu'daki gibi bisikletten çok yüksek nabızla inmesem de parke taşın konforsuzluğuna yordum. İstanbul'da böyle bir şey yaşamamıştım ama yeniden yaşamak canımı sıkmıştı çünkü koşamıyordum. 5:50 ile başlayan tempom kilometreler geçtikçe 6:30'a kadar gerilemişti. Bir de üstüne kaçıncı turda olduğumu unutmuştum. Son tura girerken saatim 7 küsür kilometrelerde olduğumu gösteriyordu.



Bir tur 1.5 km civarıydı. Tam 10 km koşmayacağımızı biliyordum ama bir çok atlet bunun gibi tur hataları yüzünden ya eksik koşup diskalifiye oluyor ya da fazla koşuyordu. Çiplerden geçerken hakemlere kaçıncı turumda olduğumu görüp görmediklerini sordum bilmediklerini söylediler. Ama emindim, reglaman da 9 küsür km'lik bir parkur belirtilmişti. Ne olacaksa olsun dedim ve son turdan sonra bitiş alanına yöneldim. İsmim okundu ve sağlıkla bir müsabakayı daha bitirdim. 56 dakika. Toplam süre 2 saat 48 dakika. 







Yüzmede ve bisiklette en iyilerimi yapsam da koşu da durum öyle olmadı. Seneye sprint ağırlıklı yarışmayı planlıyorum. Seneye görüşmek üzere. 






















6 Eylül 2025 Cumartesi

Boğaziçi Triatlonu 2025

Tarihte ilk kez Asya ve Avrupa Triatlon Şampiyonası aynı anda, tek bir yerde yapılıyor: İstanbul'da. 

Boğaziçi triatlonu kendi başına bile çok özel bir yarışken 2025 yılında devasa bir organizasyon altında düzenlenecekti ve açıkçası bu yarışa kayıt olabilecek miyim tedirginliğini son ana kadar yaşadım. Çünkü çok popülerdi. 

Nisan 2025'de Challenge Gelibolu'ya sprint müsabakası eklenmişti ve İstanbul yarışına katılabilmenin ön koşulu federasyonun 2025 yılında yaptığı herhangi bir yarışa katılmaktı. İstanbul yarışına kadar Hepi topu üç yarış organize edileceği için ancak bir tanesine çalışma takvimimim uyuyordu ve Gelibolu'ya katılıp sprint etabını bitirerek İstanbul yarışına katılmaya hak kazanmıştım. 

İstanbul yarışı için hedefim, Gelibolu'daki sürelerimin üzerine çıkabilmek ya da aynı sürelerde daha düşük nabızla bitirebilmekti. Mevcut durumda; 
  • Ortalama haftada bir gün havuza gidiyordum, 2:45-2:50/100 ile yüzüyordum. 
  • Bisiklet sürmüyordum, sadece işyerinde istirahat saatlerimde fitness salonunda kondisyon bisikletinde pedal çeviriyordum. Gelibolu'da 20 kilometreyi 49 dakikada tamamlamıştım. 
  • En düzenli yaptığım antrenmanlar koşu idi. Ankara duatlonunda 5k: 4:40 pace ile bitirmiştim. 
Spor yapmaya kilo kontrolü için 2023 sonlarında başlamıştım ve aralıksız 25 metre bile yüzemiyordum. Youtube'dan videolar izleyerek süremi bir yılda 2:45 lere kadar indirdim ve daha da fazla ilerleyemedim. Bir yerde eksik vardı ve bu eksikliği saptamak için yüzmeden sekiz saatlik özel ders aldım, hocaya durumumu anlattım ve hedefimin İstanbul yüzme etabını akıntı katkısı hariç 2:30 altı tempoyla bitirmek olduğunu belirttim. Yarışa hazırlanmak için özel ders alarak aslında bir değil birçok eksik olduğunu anladım. 

  • Öncelikle core kasları çok ama çok önemliymiş. Suda bir tahta gibi esnemeden durmak gerekiyormuş, esneyince ileri doğru olan momentum bozuluyor ve üst vücut batıyor. her kulaçta yüzeye çıkılıyor, momentum bitince üst vücut yeniden batıyor ve bu da insanı yavaşlatıyor. 
  • İkincisi, kolların suya giriş esnasında, en basit anlatımla 11 ve 13 istikametinde olması gerekiyormuş. Yani kafamızı saat 12:00 olarak kerteriz alırsak sol kol saat 11:00, sağ kol ise saat 13:00'dan giriş yapacak. 
  • Sonuncusu da kolu ileriden sokup tam olarak 180 derecelik bir çevirme yaparak avuç içi ile kalçaların yanından suyu geriye atarak çıkartmak gerekiyormuş. 
Bu üç husus üzerine sekiz saat boyunca çalışırken evde de core bölgesi antrenmanı yaptım ve direnç bandı ile push hareketi ve kol uzatma çalıştım. Suda süzülmek için, kolu ileriye atıp uzattıktan sonra kolun gergin durabilmesi çok önemli çünkü wetsuit size müthiş bir sürtünmesizlik ve kaldırma sağlasa da karşılığında da kol ve omuzlara hatrı sayılır bir yük bindiriyor. Bu yükle başa çıkmak için kolların kuvvetli ve dayanıklı olması gerekiyor. Gelibolu'da o kadar tecrübesizdim ki, wetsuit beni su yüzeyinde tutuyordu, su direncini azaltıyordu ama koluma bindirdiği yük ile başa çıkamıyordum ve kolumu 180 derece yerine 120-150 derece anca çevirebiliyordum ve döngüyü yarım bırakarak tekrar kolumu çıkarıp öne atıyordum. Öte yandan kolumu dümdüz ileri uzatamadığımın farkında bile değildim, kollarım vücut merkez hattımın öte tarafına geçtiği için zigzag çizerek gidiyordum aynı zamanda kollarım da düz gergin olması gerekirsen diresekten hafif kırıktı çünkü kolumu gerginleştirince wetsuit bir de ön kol ve iç kola direnç uyguluyordu. 

Gelibolu'da yaşadığım bu durum, wetsuitsiz yüzmeye nazaran, dakika başına kulacı arttırırken, kulaç başına mesafeyi azaltıyordu. Kısacası verim düşüyordu. Öyle ki wetsuitin avantajından istifade edemiyordum. 

Yüzme dersinde hocamdan öğrendiğime göre, yüzerken asıl ileri hareket, push aşamasında yani benim yapmayı bıraktığım o son 30 ile 60 derecelik açıda gerçekleşiyordu. El paleti ile havuzda ve direnç bandı ile karada en çok push aşamasına odaklandım. Kara antrenmanı ne derece işe yaradı bilmiyorum ama Decathlon'dan aldığım bilekten bağlanan el paletleri, su hissiyatı denilen olguyu kavramamı sağladı. Sekiz saatin sonlarına gelirken 100 metre sürem 1:40 altına bile iniyordu ama mesafe uzayınca pace de düşüyordu. Sekiz saatte temel bir teknik bilgisi almıştım bundan sonrası antrenmanla gelişecekti ancak daha fazla antrenman için zamanım yoktu.  

Burada bir parantez açıp yüzmenin diğer iki branştan farkına değinmek istiyorum. Koşu ve bisiklettekine benzer bir antrenman temposuna yüzmede başlamak için tekniğinizin kusursuz olmasa bile hatadan oldukça arındırılmış olması gerekiyor ki antrenmanlar işe yarasın. Koşu biraz içgüdü, doğumla beraber insanın hayat içerisindeki gelişiminde kazanılan bir olgu. Bisikleti ise öğrendikten sonra kolay kolay unutamıyor insan. Geriye sadece iyi bir antrenman planlaması ile kapasite arttırımı kalıyor. Ancak yüzme, uçmak gibi insan doğasına aykırı. Her şeyden önce boğulmak birçoğumuz için arkaik bir korku ve hatta kaygı. Önce iyice yüzeyde kalabilmeyi ve nihayet iyice yüzmeyi öğrenmek gerekiyor ki sonra antrenmanlara başlanabilsin.

Tekrar yarışa dönelim, yüzmeyle alakalı başka bir tedirginlik vardı. Mudanya'da fırtına vardı, dalgadan ziyade deniz düzensiz olarak çalkalanıyordu. Dubaları görmekte çok zorlanmıştım. Gelibolu'da ise her şey çok ideal idi ama yine de numaralı gözlüklerim olmadan dubaları görmekte zorlanmıştım. Boğazda ise duba yoktu, tamam köprü ya da elektrik direği gibi gözden kaçması imkansız kerteriz noktaları vardı ama dipsiz bir derinlikte, akıntıyla beraber yüzecek olmak biraz tedirginlik verici idi. Bir önceki paragrafta belirttiğim ilkel korkudan bahsediyorum... 

Bizim yarışımızdan tam bir hafta önce, 24 Ağustos 2025 Kıtalarası Yüzme Yarışı'nda ise profesyonel bir atlet parkurda kaybolmuştu. Yoğun iş ve hayat koşturmacası içerisinde keyif amaçlı yaptığım spor bir anda bana yük olmaya başlamıştı. Bu süreçte, bu yarışı geçmişte tamamlayan, Can Okan Yıldırım, Mustafa İşliyen ve Mehmet Cem Yanık'dan kıymetli tecrübeler edindim ve gerginliğim önemli ölçüde azaldı. Yarıştan bir hafta önce tatile çıkacaktım ve hergün açık suda yüzerek yarışa hazır olmaya çalışacaktım.

2014 Yılında geçirdiğim motosiklet kazasından ötürü bisiklet ve motosiklete mesafeliyim. Bu satırlar yazılırken dikkatsiz bir otomobil sürücüsünün hatası neticesinde acısı henüz çok taze olan Ankara ili triatlon sporcumuz Berkan Kobal'ı kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyor ve onu saygıyla anıyorum. Kendimi güvende hissedene kadar yarış harici bisikleti dışarda sürmek istemiyorum bu yüzden de bir trainer aldım ve zwift üyeliği ile düşük, orta ve yüksek yoğunluklu antrenmanlar yaparak yarışa hazırlandım. 70 kiloyum, 180 ftp ile başladığım antrenmanları bir ay sonunda 190 ftp ile noktaladım. 

Okullar kapanınca, oğlum çoğunlukla evde olduğu için sabah saatlerinde fazla koşuya çıkamadım, sıcak nedeniyle öğlen saatleri de verimsiz olunca haftalık koşu hacmim 20 kilometrelere kadar düştü. Artık koşudaki tek hedefim kas hafızamı kaybetmemekti. Ağustos sonunda 13 günlük yıllık iznim vardı, en zoru da eşimi tatili üç gün erken bitirmeye ikna etmek oldu ama saolsun ki beni kırmadı ve 29 Ağustos 2025 günü ailecek İstanbuldaydık. Yarıştan önceki son 10 günde sadece bir kez 5 kilometrelik yavaş tempo koşu yapmıştım, hiç bisiklet sürmemiştim, plajda otururken eşim ve oğlumla denize ne kadar girebilirsem o kadar girmiştim. 

Yarıştan bir gün önce bisikletleri bırakmıştık, bu esnada yarışa katılmayı planlayanlara hemen belirteyim, otopark ciddi sorun ve bisiklet bırakma bir gün önce oluyor, etkinlik alanındaki otopark hemen dolduğu için Otağtepe korusu civarına arabayı park edip 15-20 dakikalık bir yürüyüş ile değişim alanına ulaşabilirsiniz. 


Yarış sabahı, sabaha karşı 3'de uyandım. Düşünecek çok şey, alınacak çok eşya olduğu için son bir ay boyunca aklıma geldikçe küçük küçük notlar alıyordum kendime ve yarış sabahı da uyanıp daha önceden aldığım notlara göre hazırlıklarımı yaptım. Saat 4'de kaldığım yerden çıktım ve henüz alacakaranlık bile başlamadan değişim alanına varmıştım. Boğaz sakindi, wetsuit serbestti. Değişim alanındaki çayıra çiy inmişti. Bu yarışa daha önceden iki kere katılan arkadaşım Can Okan Yıldırım'ın tavsiyesi çok işime yaradı. Gece boyunca inen çiyler ve sonbahar nedeniyle zemin çok soğuktu ve çıplak ayakla zemine temas yarış öncesi vücut ahengini bozabilirdi. Atmayı planladığım eski bir çift ayakkabımı suya girene kadar kullanacak ve sonra yarış kitapçığında belirtilen tek kullanımlık terlik alanların atıldığı alana bırakacaktım. Son hazırlıkları da tamamladıktan sonra wetsuiti yarıya kadar giyip değişim alanı çıkışında bizi bekleyen otobüslere doğru yol aldım. Triatlon organizasyonlarının vazgeçilmez anonsörü Adnan Yahşi'nin olduğu otobüse denk gelmiştim ve hoş bir sohbet ve kısa yolcuuğuluğun ardından Kanlıca'ya ulaştık. 

Bu yarışa hazırlanırken geçmişte yapılan bütün İstanbul yarışlarının videolarını izlemiştim. İzlediğim videolara kıyasla inanılmaz bir kalabalık vardı. Aldığım notlara göre starta 15 dakika kala bir paket jeli tükettim, birkaç yudum suyu içtim. Son beş dakika buğu önleyici kalem ile gözlüğü silip gözlüğümü taktım ve wetsuitimin arka fermuarını yan tarafımda duran yabancı bir atletten kapatmasını rica ettim. Yapılan anons ile önce 35 yaş altı sarı boneli grupları öne aldılar, ikinci sıraya bizi yani yani 35-39 yaş grubunu aldılar. (51 kişi idik.) Sirenler çaldı, sarı boneliler suya atlamaya başladı, aklımdaki son check listi tamamladım, ayakkabımı çıkarmak üzereydim ki burun tıkacımın olmadığını fark ettim. Son birkaç antrenmanda burun tıkaçsız çok konforlu yüzdüğüme ikna olmuştum ama yine de yarışta takmak istiyordum. Hemen geri döndüm ve wetsuitin sırtını kapatmak için durakladığım yerlere göz gezdirdim, şükür ki orada, bir ağacın dibindeki bankta duruyordu. Tekrar sırama geçtim, izlediğim videolara göre en sağdan çıkarsam diğer atlerlerle daha az karşılaşarak boğazın orta hattına yüzebilecektim. 

Sarı boneliler suya girdikdikten sonra bizi iskele binasına aldılar, ayakkabılarımı çıkardım, turnikelerden geçtim, dörde bölünmüş kulvarlardan en sağdakine yöneldim. Artık nabıza bakmıyordum, başka hiçbir şey düşünmüyordum, heyecandan kalbimin sesini duyuyordum. Önümdeki sıra yavaş yavaş azaldı, sıra bendeydi, görevli kolunu kaldırdı ve geçmemi söyledi. Hızlıca koşarak iskeleye yanaştırılan şatın en sağına gittim. Suya dörder dörder giriyorduk, atlama kısmı boştu, bizden önce girenler bayağı yol almıştı. Kenara geldim, durakladım, kimsenin olmadığından emin oldum, olabildiğince uzağa atladım ve artık sudayım. 

Hemen birkaç kulaç atıp arkamdaki atletlerin üzerime atlama ihtimalini bertaraf etmeye çalıştım. Burun tıkacımı taktım ve köprünün Avrupa ayağına yüzmeye başladım. Hayatımda ilk kez böyle bir denizde yüzüyordum. Boğazın dibi çok ama çok karanlıktı. Henüz boğaza vurmayan gün ışıkları suyu az da olsa aydınlatıyor ve dipsiz karanlıktan maviye hoş bir fade in geçiş veriyordu. Dipten gelen bembeyaz ve yüksek kontrastlı deniz anaları ise tarifsiz bir görüntü oluşturuyordu. Bütün bir parkur boyunca sanırım beni en çok etkileyen görüntü bu olsa gerek, chat gpt ye bu anı tasvir ettim ve bana aşağıdaki görüntüyü çıkardı. 




Saatim sürekli titriyordu, Garmin muhtemelen her zamanki bildirimleri yapıyordu, Ancak ben 500 metre bildirimini beklerken bildirim bir türlü gelmeyince saate bir baktım ve heyecandan saati başlatmadığımı fark ettim. Biraz tadım kaçtı, tahminen 10 dakika geçmişti. Köprüye yaklaşmıştım, saati çalıştırdım ve kulaç kesmeden yüzmeye devam ettim. Kursta öğrendiklerim tamamen aklımdan çıkmıştı. Öyle ki karın kaslarımı sıkmak ilk 10 dakika aklıma bile gelmedi. Gelibolu'da olduğu gibi wetsuit yine omzuma direnç uygulamıştı, ancak bu kez her iki kolda da push hareketini tam yapabiliyordum fakat ileri kaymada sorun vardı, kolu atar atmaz ön kol hemen düşüyordu ve hemen kulacı çekmek zorunda kalıyordum. Uzun mesafe yüzeceğim için bunu kafaya takmayacaktım, amaç sağlıkla sudan çıkmaktı. Köprüyü geçerken su iyice karanlıklaştı, her şey yolunda gidiyordu, tedirgin olduğum gibi bir güvensizlik ya da tehlike durumu oluşmamıştı. Tek sorun denizanalarının elime çarpması ve küçük olanlarının kulacı yukardan toplarken parmak aralarımdan suya doğru dökülmesiydi. Hatta bir tanesi burnuma bile dokundu, şanslıyım ki ne elim ne de yüzüm hiç yanmadı. 

Anadoluhisarı hizalarına gelince güneş ışığı gözüme vurmaya başladı, o esnada kuvvetli bir soğuk su akıntısı hissetim. Öyleki sanki birisi olduğum yere yukarıdan soğuk su döküyordu. Bahsi geçen bu akıntıyı, Kanlıca'dan çıkınca 300 metre sonra, boğazın ortalarında yakalamam lazımdı ama yarış günü ve öncesinde lodos esiyordu ve hava durumu tahminlerine göre boğazda hiç akıntı yoktu. Soğuk su ile beraber dalga da başladı, sadece soldan nefes alabiliyordum, sağdan nefes alınca hızım çok düşüyordu ama öyle bir dalga vardı ki acaba açıktan büyük bir gemi mi geçti diye şüphelendim ve birkaç kez sağdan nefes aldım, görünürde bir şey yoktu, aksine tupturuncu bir sonbahar güneşinin vurduğu Bebek sahilini izleyerek yarışıyordum, keyfim yerine geldi ve tekrar rotama döndüm. 

Altı yıl kadar İstanbul'da yaşamış ve boğazda çok zaman geçirmiştik, sudan çıkış noktası Sabancı Öğretmenevi idi ancak yine de emin olmak için biraz yavaşladım, diğer atletlere baktım ve ileride dalgalardan sallanan federasyonun iskelesini gördüm. Normalde bir adet büyük uçan balon varmış ama bir gün önce kaza sonucu patlamış. Yine bu noktada bazı atletler Küçüksu önündeki sarı sığlık şamandırasını de kerteriz alıyorlarmış ancak boyutu kısa olduğu ve uzak mesafeden hem de gözlüksüz göremediğim için öğretmenevini isabet almak bana daha kolay geldi. Fakat bu rota sizi kıyıya erken yaklaştırıyormuş ve haliyle yavaşlatıyormuş. Sudan denize doğru uzanan 30-40 metrelik bir iskeleden çıkış yapılacağı için öğretmenevi yerine Küçüksu Kasrı isabet alınıp yüzülürse kıyıya paralel kalmadan direkt olarak iskelenin uç noktasına erişilir diye düşünüyorum. 

Artık iskeleye iyice yaklaştım, son 50 metrede boğazın tabanı görünmeye başladı, görüş mesafesi öyle sanıyorum ki yedi sekiz metre civarında idi. Son üç yüz metrede biraz fazla kıyıya yanaşmışım, iskelenin en sol yani kıyıya en yakın merdivenini hedefleyerek yüzüyorum ve merdivenleri hızlıca tırmanarak tarifsiz bir mutlulukla bu pozu veriyorum. Yarış benim için bitti, uzun süredir kaygılandığım yüzme etabından sağlıkla çıktım, benden mutlusu yok.


51 dakika 23 saniyede sudan çıkmışım. Benim ilk yarışımdı ama federasyonun sonuç sayfasından geçmiş yıllarla kıyaslayınca akıntının olmamasından kaynaklı yaklaşık 10 dakikalık bir gecikme olmuş bir çok atlette. 2:14 pace ile yüzmüşüm. Ortalama nabzım 163 ve bence çok ama çok iyi. İlgilisine; Hiçbir yüzme tecrübemin olmadığı Mudanya, wetsuitle yüzdüğüm ama nerede hata yaptığımı anlamadığım Gelibolu ve nihayet bir şeylerin farkına varabilmeye başladığım Boğaziçi yüzme etaplarımın kıyaslamasını tablo olarak bırakıyorum. 


MESAFE

SÜRE

TEMPO

NABIZ

KADANS

Kulaç Mesafesi

SWOLF

MUDANYA

1089

35:12:00

03:12:00

170

29

1,07 Metre

71

GELİBOLU

750

21:13:00

02:49:00

173

25

1,35 Metre

61

BOĞAZİÇİ

2300

51:23:00

02:14:00

163

24

1,86 Metre

46

Veriler federasyon değil saatimin verileridir.

Mudanya'da akıntı, fırtına ve acemilik nedeniye fazla yüzdüm.


Gelelim bisiklete: 

Shimano Sora setli Carraro 042 alüminyum kadro ve maşa yol bisikleti kullanıyorum. Kaset ise 11-34 Claris. Bisikleti birkaç kez dışarıda sürdüm, son bir ayda da yaklaşık 25 farklı Zwift oturumu ile yarışa hazırlandım. Herhangi bir antrenman programı oluşturmadım ya da almadım. Zwift içerisindeki workoutlardan o anda hoşuma gideni yaptım. Bir ayın sonunda 70 kiloda 180 ftpden 190 ftpye çıktım.  Kendi adıma uzun mesafe süreceğim için, pozisyon farklılığı oluşturmak adına aerobar aldım ancak aerobarda iki üç dakikadan fazla duramıyorum, muhtemelen ayarlayamadım ya da yol bisikletine en fazla bu kadar uygun oluyor bilemedim. Hem Strava segmentlerine hem de Ankara Duatlonu ile beraber geçmiş üç yarışa bakınca bisiklet en zayıf olduğum alan. Trainer ile gelişimi biraz hissettim ancak yine de alınacak daha çok yol var. Öte yandan dikkatimi çeken bir husus var, Boğaziçi yarışımın Strava segmentlerine bakınca, tırmanışlarda daha iyi olduğumu fark ettim. Acaba düz yolda ya da inişlerde bisikletim fazla sürtünmeye mi maruz kalıyor ya da ürettiğim gücü bir miktar sönümlüyor mu bilemedim. Grup set, kadro, rüzgar direnci gibi konulara ayrıca eğileceğim. Bunun gibi üst düzey yarışlar için çok verimli bir bisiklete sahip olmadığımın farkındayım ancak yine de hedefimin sağlıkla bitirmek olduğu düşünüldüğünde bisikletim görevini bir kez daha başarıyla yerine getirdi, kendisinden oldukça memnunum. 

Biraz da parkurdan bahsedeyim, yüzmeden beklentimden hızlı ve düşük nabızla çıkınca koşar adım değişim alanına geldim. Ankara yarışında ayakkabıların pedallarda takılı olduğu dizilimi tecrübe etmiş ve herhangi bir olumsuzluk yaşamamıştım. Yerler çim olduğu için kallerin arasına az da olsa toprak, çamur ya da bilimum yabancı madde kaçma ihtimali vardı bu yüzden yine ayakkabılar pedalda başladım bisiklete. 3:33 ile değişimi tamamladım. Yaklaşık yüzde 8 eğimli meşhur tırmanıştan sonra köprüye geldik  ve açıkçası manzarayı izlemekten etrafıma odaklanamadım. Köprü dönüşü Ümraniye'yi tırmanırken rüzgarı karşıdan aldık yarışın en zorlayıcı kısımları buralardı. Son 10 kilometrede yokuş aşağı gittiğimiz ve rüzgar arkadan geldiği için en iyi 10 kilometre derecemi yaptım. Öte yandan nabzım 140 lara kadar düştü ve değişim alanına çok ferah girdim. 10 ve 25. kilometrelerde jel aldım. Yaklaşık bir litre carb çözeltili sıvı almıştım yanıma, birkaç kilometrede bir azar azar içerek çoğunu tükettim. Bisiklet etabını federasyon verisine göre 87 dakikada bitirmişim. Ortalama nabız ise 164. Bugüne kadar ki en konforlu ve en hızlı bisiklet etabımdı. 


İkinci değişimi de 2:50 ile tamamladım. Bisiklet ayakkabılarını zaten çorapsız kullanıyordum. Nike streakfly ayakkabılarım ile son üç aydaki bütün koşu antrenmanlarımı da çorapsız yaparak uyum sağladım ve koşu etabına başladım. 




Değişim alanında çıkar çıkmaz müthiş bir kalabalık ve tezahürat ile karşılaştım. Hemen gaza gelip fazla hızlandım ve nabzım 175 lere kadar geldi. Anadoluhisarı'nı geçip ortalık biraz tenhalaşınca hedeflediğim tempoya yerleştim ve 5:55 pace ile koşuyu ve toplamda 3:19:31 süre ile yarışı sağlıkla ve sorunsuz bir biçimde tamamladım. 


Melek ile beraber tam zamanlı ve nöbetli bir işte çalışıp, çocuk büyütüp, birbirimizi ve kendimizi yeniden üretip hayatta kalmaya ve hayatın keyfini çıkarmaya çalışıyoruz. Hırslı bir insan olsam da bu sporda rekabetçi bir performans gösterebilmem, gerek hayat koşulları gerekse de fiziksel ve biyolojik faktörler yüzünden bu yaştan sonra pek de mümkün görünmüyor. O yüzden sadece keyif almaya, sağlıklı yaşama ve asıl olarak da oğluma örnek olmak nihai arzum. Çokça arkadaşlarım, bir hoca, koç ya da antrenör ile çalışırsam çok iyi sonuçlar alabileceğimi söylediler, onlara öneri ve öngörüleri için teşekkür ediyorum ancak ben bu meşgaleyi tam da bu düzeyde, düşük yoğunlukta, yapmaktan keyif alıyorum. Yeterince zor olan işim, dernek faaliyetlerim ve Türkiye koşulları içerisinde yeni sorumluluklar ve zorunluluklar üstlenmektense, var olanlardan spor yaparak uzaklaşmak benim için daha kolay ve sürdürülebilir...

Sevgili eşim Melek'e ve oğluma sabırları ve destekleri için sonsuz teşekkürler. 

Okuduğunuz için teşekkürler. 







20 Ağustos 2025 Çarşamba

Gelibolu Triatlonu

Türkiye'deki belki de en istikrarlı triatlon organizasyonu, öyle ki Youtube'a girip basit bir arama yapınca dahi Gelibolu'da farklı yıllarda yapılmış yarışlara dair bir çok sonuç sizi karşılıyor. Bu durumun ortaya çıkmasında, yarışın, güzel bir parkura sahip olmasının yanında kuşkusuz bizler için tarihsel önemi de haiz bir coğrafyada organize edilmesi de önemli bir yer tutuyor. 

2025 Yılı etkinlik takvimi yayınlanınca, bu yarış takvimde yer alıyor muydu hatırlamıyorum ancak sprint bir müsabakanın yer almadığından emindim. Ocak ayı içerisinde yıllık planımı yaptıktan sonra haftalık egzersizlerime devam ediyordum ancak işyerimdeki yıllık mesai takvimim değişince katılmayı planladığım bir çok yarışa katılamayacağımı fark ettim tabi bununla beraber daha önceden katılamayacağım bazı yarışlara ise katılabilecektim.

Federasyonun sosyal medya hesaplarından yapılan bir duyuru ile Gelibolu Triatlonu'na sprint etabının eklendiğini öğrendim. Normalde bu yarış orta mesafe olarak Challange markası altında yapılmaktaydı ancak bir gün öncesine ise sprint yarışı konulmuştu. Yarışa iki hafta kala bir duyuru daha yayınlandı ve Eylül ayında yapılacak olan Boğaziçi Triatlonu'na katılacak olmanın ön koşulu bu sezonun açılış yarışları olan Serik Triatlonu ya da Gelibolu Triatlonu sprint etabına katılmış olmaktı. Daha önce böyle bir ön koşul var mıydı bilmiyorum ama bir nevi Ironman yarışlarındaki slot sisteminin benzeri artık ülkemiz için de söz konusuydu. Triatlonun yayılması açısından güzel bir gelişme diye nitelendirecek olsam da ben de zaten bu yayılmanın bir tezahürü değil miydim? Hepi topu ikinci sezonumdu ve henüz çok ama çok yeniydim 😊 


Eşim ile konuşup haftanın planlarını yaptıktan sonra sprint etabına kaydoldum ve gece mesaisi çıkışı kendimi daha önceden beraber  birkaç kez dağ ekspedisyonu yaptığımız sevgili arkadaşım Rahmi'ye doğru yol alırken buldum. Rahmi, Şarköy'de oturuyordu, tatlı ve sakin bir yolculuğun ardından akşama doğru Şarköy'e ulaştım ve Rahmi bana güzel bir yemek ısmarladı. Çok vakit kaybetmeden eve geçip istirahate başladık zira sabah epey erken kalkıp biraz yol alacaktık. 


Yarış, havaların soğuk olduğu bir haftaya denk gelmişti, kış boyu Ankara'da sakallarım donarak koştuktan sonra soğuk hava değil ama Mudanya'daki tecrübemden ötürü denizin dalgalı olma ihtimali ben tedirgin ediyordu. Neyseki deniz oldukça sakindi ama yapılan anonslara bakılırsa su çok soğuktu. Wetsuit almıştım, ilk kez kullanacaktım ama 15-16 derecelik soğuğun ne anlama geldiğini kestiremiyordum. 


Değişim alanında hazırlıkları tamamlayıp başlangıç takının altında bekleyiş başladı. Deniz kestanesi uyarısından sonra biraz tadım kaçmadı değil, suya girer girmez fazla yürümeden hemen suya bırakacaktım kendimi. Kornalar çaldı ve bir başka mücadele daha başladı. 

Değişim alanında hazırlanıyorum



Ayağımı suya sokar sokmaz adeta kesildim, su gerçekten çok soğuktu. Birkaç adım attım, wetsuitin faydasını ısı koruma bakımından daha yüzer pozisyona geçmeden hissetmiştim bile. Kulaca başladım, her şey yolunda idi. Mudanya'dan sonra yine Youtube üzerinden izlediğim videolar ile teknik anlamda bir şeyler öğrenmeye çalışmıştım ama hala yeterli düzeyde değildim ve sighting mefhumunu hala tam olarak yapamıyordum. Sadece soldan nefes alabildiğim için, atlet grubunun en sağından çıkmıştım ve solumdaki diğer atletleri takip ederek yüzecektim. Ancak tabiki olmadı, diğer atletlerle mesafe biraz açılınca durup kafamı kaldırıp bir baktım ki, dramatik derecede sağa sapmıştım. Üstelik hakemler botla yanıma gelmişti, jestlerine bakılırsa uzun bir süredir bana seslerini duyurmaya çalışıyorlarmış. Tekrar dubayı kerteriz alarak yüzmeye başladım, sürekli durarak rota düzeltmesi yapıyordum. İlk dubadan sonra güneş tam karşıdan geliyordu, bir an için ikinci dubayı görmekte zorlandım ama deniz oldukça sakin olduğu için yerini tespit ettim ve sakince ilerleyip son dönüşü yaptım ve bitiş takına doğru yol aldım. 

Sudan çıktım ve wetsuiti açamıyorum

23 Dakikada sudan çıkmışım, Mudanya'ya kıyasla 14 dakika daha erken! Ancak bunda denizin oldukça sakin olmasının yeri tabii ki çok büyük. Nabzım ise Mudanya'daki su çıkışıma nazaran daha yüksek. Wetsuit ile su yüzeyinde kalmak ve ilerlemek kolay ama kol çekişleri daha yorucuymuş. Son 300 metrede kolum bir tam tur hareketi yapamaz olmuştu zaten çıktıktan sonra wetsuitin verdiği gerginlikten kolumu arkaya götürüp wetsuiti açamıyorum bile. 30 Saniye kadar yürüdükten sonra hafifçe koşabilmeye başlıyorum ve wetsuiti açıp ilk değişimi tamamlıyorum. Sırada destansı bir coğrafyada 20 kilometrelik bisiklet sürüşü var. 

Kollar gergin ve vücut dik, olmaması gereken bir pozisyon.


Bisiklet parkuru 5 km'lik dört git gelden oluşuyor. Değil dönüş viraj dahi yok, hafif iniş çıkışlarla tamamlanacak keyifli bir parkur. Anzak Koyu'nun olduğu kısımda Arnavut kaldırım nedeniyle biraz titreşim hissediliyor ama yolun tamamına bakıldığında önemsenmeyecek bir rahatsızlık söz konusu.

Koşuya yokuşla başlıyoruz, organizasyon ekibi soğuk su takviyesi ile bizi serinletiyor.

Bisikletten sonra ikinci değişim alanındayım, bisiklet ayakkabılarıyla koşmak çok zor oluyor en kısa zamanda ayakkabıların pedalın üzerine takılı olduğu bir dizilimi öğrenmem lazım. Derin nefesler alarak ayakkabılarımı değiştirip hemen koşuya başlıyorum. 2.5 kilometrelik iki tur atacağız ve değişim alanından çıkar çıkmaz ciddi bir yokuşla karşılaşıyorum, atletlerin yarısı yürüyor. Nabzım 180'e dayanmış ama yürürsem bir daha koşamayacağımı biliyorum. Kadansımı iyice düşürüp çok yavaş tempoyla yokuşu tırmanıyorum, inişte biraz nabzım düzeliyor sonrasında ise iyice alışıyorum ve yarışı sağlıkla tamamlıyorum. 

Belli olmasa da çok mutluyum (: 

1 saat 47 dakikada yarışı bitirmişim. Genel toplama bakıldığında en zayıf olduğum branş bisiklet, yine genel toplama göre de en iyi olduğum alan koşu. Tabi bunların hepsi "kendi en iyilerim" yoksa yaptığım süreler rekabetçi olmaktan çok uzaktalar ancak hayat gailesi içerisinde bana fazlasıyla kendimi dinlendirme, eğlendirme ve yeniden üretme imkanı vermekte. 



Çıkardığım derslere geleceksek:

Yüzmede kesinlikle özel ders almalıyım, youtube'dan video izleyerek 100m/2:45 lere geldim ama hatalarımı öğrenmem için kesinlikle dışarıdan profesyonel bir gözün beni izlemesi gerekiyor. Öte yandan wetsuit çok iyi bir kaldırma kuvveti sağlıyor doğru ama öte yandan da kol ve omuzlara ve hatta bacaklara ciddi bir direnç bindiriyor. Bu dirençle başa çıkabilmek için sanırım kuvvet ve kara antrenmanları yapmam gerekecek. 

Bisiklet en zayıf olduğum ve açıkçası sevmediğim bir branş. Geçmişteki motosiklet tecrübelerimden ötürü Türkiye koşullarında dışarıda bisiklet sürmek istemiyorum eve bir trainer almam gerektiğine ikna oldum. 

Koşu: En sık ve düzenli yaptığım antrenmanlar koşuydu nitekim faydasını aldım ancak koşu antrenmanlarımı performanstan ziyade düşük nabız sağlama üzerine yapıyordum. Denizden 170 nabızla çıkıp bisikletten 175 nabızla inince koşudaki düşük nabız antrenmanları pek bir işe yaramıyor. Interval setlerinde gördüğüm nabızları bu yarışın koşu etabında 6:00 pacede görüyordum. Yine de kontrollü gidiş bir toparlanma sağladı nabızda ama ne olursa olsun koşudan ziyade diğer iki branşa eğilip, vücudumu onlarda terbiye etmem gerektiğini anladım. 

Son olarak, tam zamanlı, bordrolu bir çalışan ve aynı zamanda sivil toplum faaliyetleri yürüten birisi olarak triatlona bu denli vakit ayırabilmemi sağlayan sevgili eşim ve oğluma sonsuz teşekkürler. Yarış için beni evinde iki gün boyunca ağırlayan sevgili arkadaşım Rahmi Aydoğmuş'a da ayrıca teşekkürler.


Harika Fotoğraflar:


Yağız Gürtuğ: https://www.instagram.com/yagyshoots/

Emirhan Temel:https://www.instagram.com/emirhanthegreat/

Egemen Dağıstanlı: https://www.instagram.com/egemendagistanli/