Tarihte ilk kez Asya ve Avrupa Triatlon Şampiyonası aynı anda, tek bir yerde yapılıyor: İstanbul'da.
Boğaziçi triatlonu kendi başına bile çok özel bir yarışken 2025 yılında devasa bir organizasyon altında düzenlenecekti ve açıkçası bu yarışa kayıt olabilecek miyim tedirginliğini son ana kadar yaşadım. Çünkü çok popülerdi.
Nisan 2025'de Challenge Gelibolu'ya sprint müsabakası eklenmişti ve İstanbul yarışına katılabilmenin ön koşulu federasyonun 2025 yılında yaptığı herhangi bir yarışa katılmaktı. İstanbul yarışına kadar Hepi topu üç yarış organize edileceği için ancak bir tanesine çalışma takvimimim uyuyordu ve Gelibolu'ya katılıp sprint etabını bitirerek İstanbul yarışına katılmaya hak kazanmıştım.
İstanbul yarışı için hedefim, Gelibolu'daki sürelerimin üzerine çıkabilmek ya da aynı sürelerde daha düşük nabızla bitirebilmekti. Mevcut durumda;
- Ortalama haftada bir gün havuza gidiyordum, 2:45-2:50/100 ile yüzüyordum.
- Bisiklet sürmüyordum, sadece işyerinde istirahat saatlerimde fitness salonunda kondisyon bisikletinde pedal çeviriyordum. Gelibolu'da 20 kilometreyi 49 dakikada tamamlamıştım.
- En düzenli yaptığım antrenmanlar koşu idi. Ankara duatlonunda 5k: 4:40 pace ile bitirmiştim.
Spor yapmaya kilo kontrolü için 2023 sonlarında başlamıştım ve aralıksız 25 metre bile yüzemiyordum. Youtube'dan videolar izleyerek süremi bir yılda 2:45 lere kadar indirdim ve daha da fazla ilerleyemedim. Bir yerde eksik vardı ve bu eksikliği saptamak için yüzmeden sekiz saatlik özel ders aldım, hocaya durumumu anlattım ve hedefimin İstanbul yüzme etabını akıntı katkısı hariç 2:30 altı tempoyla bitirmek olduğunu belirttim. Yarışa hazırlanmak için özel ders alarak aslında bir değil birçok eksik olduğunu anladım.
- Öncelikle core kasları çok ama çok önemliymiş. Suda bir tahta gibi esnemeden durmak gerekiyormuş, esneyince ileri doğru olan momentum bozuluyor ve üst vücut batıyor. her kulaçta yüzeye çıkılıyor, momentum bitince üst vücut yeniden batıyor ve bu da insanı yavaşlatıyor.
- İkincisi, kolların suya giriş esnasında, en basit anlatımla 11 ve 13 istikametinde olması gerekiyormuş. Yani kafamızı saat 12:00 olarak kerteriz alırsak sol kol saat 11:00, sağ kol ise saat 13:00'dan giriş yapacak.
- Sonuncusu da kolu ileriden sokup tam olarak 180 derecelik bir çevirme yaparak avuç içi ile kalçaların yanından suyu geriye atarak çıkartmak gerekiyormuş.
Bu üç husus üzerine sekiz saat boyunca çalışırken evde de core bölgesi antrenmanı yaptım ve direnç bandı ile push hareketi ve kol uzatma çalıştım. Suda süzülmek için, kolu ileriye atıp uzattıktan sonra kolun gergin durabilmesi çok önemli çünkü wetsuit size müthiş bir sürtünmesizlik ve kaldırma sağlasa da karşılığında da kol ve omuzlara hatrı sayılır bir yük bindiriyor. Bu yükle başa çıkmak için kolların kuvvetli ve dayanıklı olması gerekiyor. Gelibolu'da o kadar tecrübesizdim ki, wetsuit beni su yüzeyinde tutuyordu, su direncini azaltıyordu ama koluma bindirdiği yük ile başa çıkamıyordum ve kolumu 180 derece yerine 120-150 derece anca çevirebiliyordum ve döngüyü yarım bırakarak tekrar kolumu çıkarıp öne atıyordum. Öte yandan kolumu dümdüz ileri uzatamadığımın farkında bile değildim, kollarım vücut merkez hattımın öte tarafına geçtiği için zigzag çizerek gidiyordum aynı zamanda kollarım da düz gergin olması gerekirsen diresekten hafif kırıktı çünkü kolumu gerginleştirince wetsuit bir de ön kol ve iç kola direnç uyguluyordu.
Gelibolu'da yaşadığım bu durum, wetsuitsiz yüzmeye nazaran, dakika başına kulacı arttırırken, kulaç başına mesafeyi azaltıyordu. Kısacası verim düşüyordu. Öyle ki wetsuitin avantajından istifade edemiyordum.
Yüzme dersinde hocamdan öğrendiğime göre, yüzerken asıl ileri hareket, push aşamasında yani benim yapmayı bıraktığım o son 30 ile 60 derecelik açıda gerçekleşiyordu. El paleti ile havuzda ve direnç bandı ile karada en çok push aşamasına odaklandım. Kara antrenmanı ne derece işe yaradı bilmiyorum ama Decathlon'dan aldığım bilekten bağlanan el paletleri, su hissiyatı denilen olguyu kavramamı sağladı. Sekiz saatin sonlarına gelirken 100 metre sürem 1:40 altına bile iniyordu ama mesafe uzayınca pace de düşüyordu. Sekiz saatte temel bir teknik bilgisi almıştım bundan sonrası antrenmanla gelişecekti ancak daha fazla antrenman için zamanım yoktu.
Burada bir parantez açıp yüzmenin diğer iki branştan farkına değinmek istiyorum. Koşu ve bisiklettekine benzer bir antrenman temposuna yüzmede başlamak için tekniğinizin kusursuz olmasa bile hatadan oldukça arındırılmış olması gerekiyor ki antrenmanlar işe yarasın. Koşu biraz içgüdü, doğumla beraber insanın hayat içerisindeki gelişiminde kazanılan bir olgu. Bisikleti ise öğrendikten sonra kolay kolay unutamıyor insan. Geriye sadece iyi bir antrenman planlaması ile kapasite arttırımı kalıyor. Ancak yüzme, uçmak gibi insan doğasına aykırı. Her şeyden önce boğulmak birçoğumuz için arkaik bir korku ve hatta kaygı. Önce iyice yüzeyde kalabilmeyi ve nihayet iyice yüzmeyi öğrenmek gerekiyor ki sonra antrenmanlara başlanabilsin.
Tekrar yarışa dönelim, yüzmeyle alakalı başka bir tedirginlik vardı. Mudanya'da fırtına vardı, dalgadan ziyade deniz düzensiz olarak çalkalanıyordu. Dubaları görmekte çok zorlanmıştım. Gelibolu'da ise her şey çok ideal idi ama yine de numaralı gözlüklerim olmadan dubaları görmekte zorlanmıştım. Boğazda ise duba yoktu, tamam köprü ya da elektrik direği gibi gözden kaçması imkansız kerteriz noktaları vardı ama dipsiz bir derinlikte, akıntıyla beraber yüzecek olmak biraz tedirginlik verici idi. Bir önceki paragrafta belirttiğim ilkel korkudan bahsediyorum...
Bizim yarışımızdan tam bir hafta önce, 24 Ağustos 2025 Kıtalarası Yüzme Yarışı'nda ise profesyonel bir atlet parkurda kaybolmuştu. Yoğun iş ve hayat koşturmacası içerisinde keyif amaçlı yaptığım spor bir anda bana yük olmaya başlamıştı. Bu süreçte, bu yarışı geçmişte tamamlayan, Can Okan Yıldırım, Mustafa İşliyen ve Mehmet Cem Yanık'dan kıymetli tecrübeler edindim ve gerginliğim önemli ölçüde azaldı. Yarıştan bir hafta önce tatile çıkacaktım ve hergün açık suda yüzerek yarışa hazır olmaya çalışacaktım.
2014 Yılında geçirdiğim motosiklet kazasından ötürü bisiklet ve motosiklete mesafeliyim. Bu satırlar yazılırken dikkatsiz bir otomobil sürücüsünün hatası neticesinde acısı henüz çok taze olan Ankara ili triatlon sporcumuz Berkan Kobal'ı kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyor ve onu saygıyla anıyorum.
Kendimi güvende hissedene kadar yarış harici bisikleti dışarda sürmek istemiyorum bu yüzden de bir trainer aldım ve zwift üyeliği ile düşük, orta ve yüksek yoğunluklu antrenmanlar yaparak yarışa hazırlandım. 70 kiloyum, 180 ftp ile başladığım antrenmanları bir ay sonunda 190 ftp ile noktaladım.
Okullar kapanınca, oğlum çoğunlukla evde olduğu için sabah saatlerinde fazla koşuya çıkamadım, sıcak nedeniyle öğlen saatleri de verimsiz olunca haftalık koşu hacmim 20 kilometrelere kadar düştü. Artık koşudaki tek hedefim kas hafızamı kaybetmemekti.
Ağustos sonunda 13 günlük yıllık iznim vardı, en zoru da eşimi tatili üç gün erken bitirmeye ikna etmek oldu ama saolsun ki beni kırmadı ve 29 Ağustos 2025 günü ailecek İstanbuldaydık. Yarıştan önceki son 10 günde sadece bir kez 5 kilometrelik yavaş tempo koşu yapmıştım, hiç bisiklet sürmemiştim, plajda otururken eşim ve oğlumla denize ne kadar girebilirsem o kadar girmiştim.
Yarıştan bir gün önce bisikletleri bırakmıştık, bu esnada yarışa katılmayı planlayanlara hemen belirteyim, otopark ciddi sorun ve bisiklet bırakma bir gün önce oluyor, etkinlik alanındaki otopark hemen dolduğu için Otağtepe korusu civarına arabayı park edip 15-20 dakikalık bir yürüyüş ile değişim alanına ulaşabilirsiniz.

Yarış sabahı, sabaha karşı 3'de uyandım. Düşünecek çok şey, alınacak çok eşya olduğu için son bir ay boyunca aklıma geldikçe küçük küçük notlar alıyordum kendime ve yarış sabahı da uyanıp daha önceden aldığım notlara göre hazırlıklarımı yaptım. Saat 4'de kaldığım yerden çıktım ve henüz alacakaranlık bile başlamadan değişim alanına varmıştım. Boğaz sakindi, wetsuit serbestti. Değişim alanındaki çayıra çiy inmişti. Bu yarışa daha önceden iki kere katılan arkadaşım Can Okan Yıldırım'ın tavsiyesi çok işime yaradı. Gece boyunca inen çiyler ve sonbahar nedeniyle zemin çok soğuktu ve çıplak ayakla zemine temas yarış öncesi vücut ahengini bozabilirdi. Atmayı planladığım eski bir çift ayakkabımı suya girene kadar kullanacak ve sonra yarış kitapçığında belirtilen tek kullanımlık terlik alanların atıldığı alana bırakacaktım.
Son hazırlıkları da tamamladıktan sonra wetsuiti yarıya kadar giyip değişim alanı çıkışında bizi bekleyen otobüslere doğru yol aldım. Triatlon organizasyonlarının vazgeçilmez anonsörü Adnan Yahşi'nin olduğu otobüse denk gelmiştim ve hoş bir sohbet ve kısa yolcuuğuluğun ardından Kanlıca'ya ulaştık.
Bu yarışa hazırlanırken geçmişte yapılan bütün İstanbul yarışlarının videolarını izlemiştim. İzlediğim videolara kıyasla inanılmaz bir kalabalık vardı. Aldığım notlara göre starta 15 dakika kala bir paket jeli tükettim, birkaç yudum suyu içtim. Son beş dakika buğu önleyici kalem ile gözlüğü silip gözlüğümü taktım ve wetsuitimin arka fermuarını yan tarafımda duran yabancı bir atletten kapatmasını rica ettim. Yapılan anons ile önce 35 yaş altı sarı boneli grupları öne aldılar, ikinci sıraya bizi yani yani 35-39 yaş grubunu aldılar. (51 kişi idik.) Sirenler çaldı, sarı boneliler suya atlamaya başladı, aklımdaki son check listi tamamladım, ayakkabımı çıkarmak üzereydim ki burun tıkacımın olmadığını fark ettim. Son birkaç antrenmanda burun tıkaçsız çok konforlu yüzdüğüme ikna olmuştum ama yine de yarışta takmak istiyordum. Hemen geri döndüm ve wetsuitin sırtını kapatmak için durakladığım yerlere göz gezdirdim, şükür ki orada, bir ağacın dibindeki bankta duruyordu.
Tekrar sırama geçtim, izlediğim videolara göre en sağdan çıkarsam diğer atlerlerle daha az karşılaşarak boğazın orta hattına yüzebilecektim.
Sarı boneliler suya girdikdikten sonra bizi iskele binasına aldılar, ayakkabılarımı çıkardım, turnikelerden geçtim, dörde bölünmüş kulvarlardan en sağdakine yöneldim. Artık nabıza bakmıyordum, başka hiçbir şey düşünmüyordum, heyecandan kalbimin sesini duyuyordum. Önümdeki sıra yavaş yavaş azaldı, sıra bendeydi, görevli kolunu kaldırdı ve geçmemi söyledi. Hızlıca koşarak iskeleye yanaştırılan şatın en sağına gittim. Suya dörder dörder giriyorduk, atlama kısmı boştu, bizden önce girenler bayağı yol almıştı. Kenara geldim, durakladım, kimsenin olmadığından emin oldum, olabildiğince uzağa atladım ve artık sudayım.
Hemen birkaç kulaç atıp arkamdaki atletlerin üzerime atlama ihtimalini bertaraf etmeye çalıştım. Burun tıkacımı taktım ve köprünün Avrupa ayağına yüzmeye başladım. Hayatımda ilk kez böyle bir denizde yüzüyordum. Boğazın dibi çok ama çok karanlıktı. Henüz boğaza vurmayan gün ışıkları suyu az da olsa aydınlatıyor ve dipsiz karanlıktan maviye hoş bir fade in geçiş veriyordu. Dipten gelen bembeyaz ve yüksek kontrastlı deniz anaları ise tarifsiz bir görüntü oluşturuyordu. Bütün bir parkur boyunca sanırım beni en çok etkileyen görüntü bu olsa gerek, chat gpt ye bu anı tasvir ettim ve bana aşağıdaki görüntüyü çıkardı.

Saatim sürekli titriyordu, Garmin muhtemelen her zamanki bildirimleri yapıyordu, Ancak ben 500 metre bildirimini beklerken bildirim bir türlü gelmeyince saate bir baktım ve heyecandan saati başlatmadığımı fark ettim. Biraz tadım kaçtı, tahminen 10 dakika geçmişti. Köprüye yaklaşmıştım, saati çalıştırdım ve kulaç kesmeden yüzmeye devam ettim. Kursta öğrendiklerim tamamen aklımdan çıkmıştı. Öyle ki karın kaslarımı sıkmak ilk 10 dakika aklıma bile gelmedi. Gelibolu'da olduğu gibi wetsuit yine omzuma direnç uygulamıştı, ancak bu kez her iki kolda da push hareketini tam yapabiliyordum fakat ileri kaymada sorun vardı, kolu atar atmaz ön kol hemen düşüyordu ve hemen kulacı çekmek zorunda kalıyordum. Uzun mesafe yüzeceğim için bunu kafaya takmayacaktım, amaç sağlıkla sudan çıkmaktı.
Köprüyü geçerken su iyice karanlıklaştı, her şey yolunda gidiyordu, tedirgin olduğum gibi bir güvensizlik ya da tehlike durumu oluşmamıştı. Tek sorun denizanalarının elime çarpması ve küçük olanlarının kulacı yukardan toplarken parmak aralarımdan suya doğru dökülmesiydi. Hatta bir tanesi burnuma bile dokundu, şanslıyım ki ne elim ne de yüzüm hiç yanmadı.
Anadoluhisarı hizalarına gelince güneş ışığı gözüme vurmaya başladı, o esnada kuvvetli bir soğuk su akıntısı hissetim. Öyleki sanki birisi olduğum yere yukarıdan soğuk su döküyordu. Bahsi geçen bu akıntıyı, Kanlıca'dan çıkınca 300 metre sonra, boğazın ortalarında yakalamam lazımdı ama yarış günü ve öncesinde lodos esiyordu ve hava durumu tahminlerine göre boğazda hiç akıntı yoktu.
Soğuk su ile beraber dalga da başladı, sadece soldan nefes alabiliyordum, sağdan nefes alınca hızım çok düşüyordu ama öyle bir dalga vardı ki acaba açıktan büyük bir gemi mi geçti diye şüphelendim ve birkaç kez sağdan nefes aldım, görünürde bir şey yoktu, aksine tupturuncu bir sonbahar güneşinin vurduğu Bebek sahilini izleyerek yarışıyordum, keyfim yerine geldi ve tekrar rotama döndüm.
Altı yıl kadar İstanbul'da yaşamış ve boğazda çok zaman geçirmiştik, sudan çıkış noktası Sabancı Öğretmenevi idi ancak yine de emin olmak için biraz yavaşladım, diğer atletlere baktım ve ileride dalgalardan sallanan federasyonun iskelesini gördüm. Normalde bir adet büyük uçan balon varmış ama bir gün önce kaza sonucu patlamış. Yine bu noktada bazı atletler Küçüksu önündeki sarı sığlık şamandırasını de kerteriz alıyorlarmış ancak boyutu kısa olduğu ve uzak mesafeden hem de gözlüksüz göremediğim için öğretmenevini isabet almak bana daha kolay geldi. Fakat bu rota sizi kıyıya erken yaklaştırıyormuş ve haliyle yavaşlatıyormuş. Sudan denize doğru uzanan 30-40 metrelik bir iskeleden çıkış yapılacağı için öğretmenevi yerine Küçüksu Kasrı isabet alınıp yüzülürse kıyıya paralel kalmadan direkt olarak iskelenin uç noktasına erişilir diye düşünüyorum.
Artık iskeleye iyice yaklaştım, son 50 metrede boğazın tabanı görünmeye başladı, görüş mesafesi öyle sanıyorum ki yedi sekiz metre civarında idi.
Son üç yüz metrede biraz fazla kıyıya yanaşmışım, iskelenin en sol yani kıyıya en yakın merdivenini hedefleyerek yüzüyorum ve merdivenleri hızlıca tırmanarak tarifsiz bir mutlulukla bu pozu veriyorum. Yarış benim için bitti, uzun süredir kaygılandığım yüzme etabından sağlıkla çıktım, benden mutlusu yok.
51 dakika 23 saniyede sudan çıkmışım. Benim ilk yarışımdı ama federasyonun sonuç sayfasından geçmiş yıllarla kıyaslayınca akıntının olmamasından kaynaklı yaklaşık 10 dakikalık bir gecikme olmuş bir çok atlette. 2:14 pace ile yüzmüşüm. Ortalama nabzım 163 ve bence çok ama çok iyi. İlgilisine; Hiçbir yüzme tecrübemin olmadığı Mudanya, wetsuitle yüzdüğüm ama nerede hata yaptığımı anlamadığım Gelibolu ve nihayet bir şeylerin farkına varabilmeye başladığım Boğaziçi yüzme etaplarımın kıyaslamasını tablo olarak bırakıyorum.
|
|
MESAFE
|
SÜRE
|
TEMPO
|
NABIZ
|
KADANS
|
Kulaç Mesafesi
|
SWOLF
|
|
MUDANYA
|
1089
|
35:12:00
|
03:12:00
|
170
|
29
|
1,07 Metre
|
71
|
|
GELİBOLU
|
750
|
21:13:00
|
02:49:00
|
173
|
25
|
1,35 Metre
|
61
|
|
BOĞAZİÇİ
|
2300
|
51:23:00
|
02:14:00
|
163
|
24
|
1,86 Metre
|
46
|
Veriler federasyon değil saatimin verileridir.
Mudanya'da akıntı, fırtına ve acemilik nedeniye fazla yüzdüm.
Gelelim bisiklete:
Shimano Sora setli Carraro 042 alüminyum kadro ve maşa yol bisikleti kullanıyorum. Kaset ise 11-34 Claris. Bisikleti birkaç kez dışarıda sürdüm, son bir ayda da yaklaşık 25 farklı Zwift oturumu ile yarışa hazırlandım. Herhangi bir antrenman programı oluşturmadım ya da almadım. Zwift içerisindeki workoutlardan o anda hoşuma gideni yaptım. Bir ayın sonunda 70 kiloda 180 ftpden 190 ftpye çıktım. Kendi adıma uzun mesafe süreceğim için, pozisyon farklılığı oluşturmak adına aerobar aldım ancak aerobarda iki üç dakikadan fazla duramıyorum, muhtemelen ayarlayamadım ya da yol bisikletine en fazla bu kadar uygun oluyor bilemedim. Hem Strava segmentlerine hem de Ankara Duatlonu ile beraber geçmiş üç yarışa bakınca bisiklet en zayıf olduğum alan. Trainer ile gelişimi biraz hissettim ancak yine de alınacak daha çok yol var. Öte yandan dikkatimi çeken bir husus var, Boğaziçi yarışımın Strava segmentlerine bakınca, tırmanışlarda daha iyi olduğumu fark ettim. Acaba düz yolda ya da inişlerde bisikletim fazla sürtünmeye mi maruz kalıyor ya da ürettiğim gücü bir miktar sönümlüyor mu bilemedim. Grup set, kadro, rüzgar direnci gibi konulara ayrıca eğileceğim. Bunun gibi üst düzey yarışlar için çok verimli bir bisiklete sahip olmadığımın farkındayım ancak yine de hedefimin sağlıkla bitirmek olduğu düşünüldüğünde bisikletim görevini bir kez daha başarıyla yerine getirdi, kendisinden oldukça memnunum.
Biraz da parkurdan bahsedeyim, yüzmeden beklentimden hızlı ve düşük nabızla çıkınca koşar adım değişim alanına geldim. Ankara yarışında ayakkabıların pedallarda takılı olduğu dizilimi tecrübe etmiş ve herhangi bir olumsuzluk yaşamamıştım. Yerler çim olduğu için kallerin arasına az da olsa toprak, çamur ya da bilimum yabancı madde kaçma ihtimali vardı bu yüzden yine ayakkabılar pedalda başladım bisiklete. 3:33 ile değişimi tamamladım. Yaklaşık yüzde 8 eğimli meşhur tırmanıştan sonra köprüye geldik ve açıkçası manzarayı izlemekten etrafıma odaklanamadım. Köprü dönüşü Ümraniye'yi tırmanırken rüzgarı karşıdan aldık yarışın en zorlayıcı kısımları buralardı. Son 10 kilometrede yokuş aşağı gittiğimiz ve rüzgar arkadan geldiği için en iyi 10 kilometre derecemi yaptım. Öte yandan nabzım 140 lara kadar düştü ve değişim alanına çok ferah girdim. 10 ve 25. kilometrelerde jel aldım. Yaklaşık bir litre carb çözeltili sıvı almıştım yanıma, birkaç kilometrede bir azar azar içerek çoğunu tükettim. Bisiklet etabını federasyon verisine göre 87 dakikada bitirmişim. Ortalama nabız ise 164. Bugüne kadar ki en konforlu ve en hızlı bisiklet etabımdı.

İkinci değişimi de 2:50 ile tamamladım. Bisiklet ayakkabılarını zaten çorapsız kullanıyordum. Nike streakfly ayakkabılarım ile son üç aydaki bütün koşu antrenmanlarımı da çorapsız yaparak uyum sağladım ve koşu etabına başladım.
Değişim alanında çıkar çıkmaz müthiş bir kalabalık ve tezahürat ile karşılaştım. Hemen gaza gelip fazla hızlandım ve nabzım 175 lere kadar geldi. Anadoluhisarı'nı geçip ortalık biraz tenhalaşınca hedeflediğim tempoya yerleştim ve 5:55 pace ile koşuyu ve toplamda 3:19:31 süre ile yarışı sağlıkla ve sorunsuz bir biçimde tamamladım.

Melek ile beraber tam zamanlı ve nöbetli bir işte çalışıp, çocuk büyütüp, birbirimizi ve kendimizi yeniden üretip hayatta kalmaya ve hayatın keyfini çıkarmaya çalışıyoruz. Hırslı bir insan olsam da bu sporda rekabetçi bir performans gösterebilmem, gerek hayat koşulları gerekse de fiziksel ve biyolojik faktörler yüzünden bu yaştan sonra pek de mümkün görünmüyor. O yüzden sadece keyif almaya, sağlıklı yaşama ve asıl olarak da oğluma örnek olmak nihai arzum. Çokça arkadaşlarım, bir hoca, koç ya da antrenör ile çalışırsam çok iyi sonuçlar alabileceğimi söylediler, onlara öneri ve öngörüleri için teşekkür ediyorum ancak ben bu meşgaleyi tam da bu düzeyde, düşük yoğunlukta, yapmaktan keyif alıyorum. Yeterince zor olan işim, dernek faaliyetlerim ve Türkiye koşulları içerisinde yeni sorumluluklar ve zorunluluklar üstlenmektense, var olanlardan spor yaparak uzaklaşmak benim için daha kolay ve sürdürülebilir...
Sevgili eşim Melek'e ve oğluma sabırları ve destekleri için sonsuz teşekkürler.
Okuduğunuz için teşekkürler.