Her Şeyin Başladığı Yerde, Bir şeyleri Kavramaya Başlıyorum...
Spor yapmaya kilo vermek amacıyla başladım.
Ne kadar da basit bir cümleymiş. Ne kadar sığ, ne kadar temelsiz.
Düzenli spor yapmaya başladığım yaklaşık iki yılın sonunda spor yapmanın kilo verdirmediğine ikna oldum ama vücudum bir forma kavuştu, inceldim, özgüvenim arttı. 40 yaşımın arefesinde bunları yazarken hayatımın vücudumu en beğendiğim dönemindeyim diyebilirim. 172 cm boy, 69 kilo ve %14'den az bir yağ oranı. Peki spor kilo verdiriyor mu? Hayır, şöyle ki, spor yaptığım süre boyunca düzenli kalori hesabı da yaptım. Günde 2000-2500 kalori aldığım dönemlerde yaktığım kaloriden bağımsız kilom sabitleniyordu hatta kilo alıyordum ancak ne zaman ki 2000 kalori altına düşsem o zaman kilo verme süreci başlıyordu. Peki spor kilo verme hususunda tam olarak ne işe yarıyor? Aslında koşu ve yüzmeye yaklaşık üç yıl önce başladım ama vücut kompozisyonumda asıl değişikliği yaratan şey bisiklet daha doğrusu Zwift antrenmanları oldu. Oyunlaştırma sayesinde haftada yaklaşık dört seans bisiklet sürünce vücut yağ oranım azaldı, kompozisyonum değişti. Tabi bunları yaparken vücuda da fizyolojik bir stres yükleniyormuş. Bu stres birkaç saatlik istirahat ya da iyi bir uyku ile telafi edilebilen kas ağrıları ya da yorgunluk değil sinir sistemimize yüklenen ve günleri hatta haftaları bulan sürelerde vücudu etkileyen fiziksel bir stresmiş. Öyle ki bu stres yüklendikçe hrv düşüyor, dinlenik nabız yükseliyor. Yine bendeki tezahüre göre de kilo verme süreci yavaşlıyor. Kısacası hem performans hem de vücut kompozisyonu olarak "iyileşirken" merkezi sinir sistemi ve genel sağlık açısından "kötüleşiyoruz" daha sık hasta oluyoruz, bağışıklık düşüyor, uyku kalitesi azalıyor. Burada bir çelişki var farkındayım. Spor yapmak bedeni dinç ve sağlıklı tutup bağışıklığı arttırmıyor muydu? Yaptığınız egzersizler haftada iki-üç gün olacak şekilde bir dağılıma sahipse çok yüksek nabızlarda yapılmıyorsa yani haftalık fizyolojik stres yükünüz 200 tss'nin altında kaldığı sürece evet. Üstünde ise vücut strese giriyor ve sporun vaad ettiği ya da getirdiği bütün olumlu yanları sönümlediği gibi size bir zarar da getiriyor. Ama performans gelişimi de işte bu limitin üstü yerlerde oluşuyor yine aynı şekilde, benim tecrübeme göre, yağ oranınız azalıp vücut kompozisyonunuz da olumlu anlamda bu limitin üstünde değişiyor.
| Güncel Antrenman Durumu |
İşte son bir yıldır içerisinde bulunduğum döngü buydu, çok yüklenme, forma girme, yağ oranımın düşmesi, performansımın artması bir süre sonra ise her şeyin tersine dönmesi yani toparlanamama, aşırı yorgunluk, yarışlardaki performansın antrenmandan düşük olması, hrv düşüklüğü, rem uykusunun azalması, dinlenik nabzın yükselmesi, sık hastalanma, kilo alma vs. Berbat bir kısır döngü...
Bunun aşmanın yolunu öğrenmiş olabilirim. Henüz kesin konuşamıyorum çünkü daha yeni kavradığımı düşünüyorum ve sadece bir kez deneyebildim o da Mudanya yarışı öncesinde. Anladığımı düşündüklerimi ve az sonra anlatacaklarımı herhangi bir antrenman bilimi ve antrenman yükü makalelerinden daha kolay, doğru ve bilimsel bir biçimde öğrenebilirsiniz ben birazcık günlük gibi aktaracağım.
Yukarıdaki görselde makbul olan alanlar, yeşiller. Yeşil olan alanlarda, antrenman yükünüz sizi geliştiriyor, geceleri hrv değerleriniz çoğunlukla sınırlar içerisinde kalıyor, dinlenik nabzınız her zamanki seviyelerde, antrenman esnasındaki nabzınız da beklenen düzeyde ya da beklenenden daha az durumda. Kısacası vücudunuzda fazla fizyolojik stres yok ve gün içinde biriken de istirahat ile vücuttan uzaklaştırılıyor demekmiş.
Madem her şey bu kadar net, yeşil alanlarda her ne yapıyorsan sürekli onu yapsana diyeniniz olabilir ama tam bu noktada fonksiyona merkezi sinir sisteminin yaklaşık 7-21 gün geriden gelmesi dahil oluyor. Yani siz yeşil alanlarda yoğun antrenman yükü altında gelişirken merkezi sinir sistemimiz aslında birikimlerini vücudumuzu toparlamak için harcıyormuş. Rezervler tükendiğinde ise:
Bisiklette, aynı watta daha yüksek nabız, bacakların daha ağır hissedilmesi, algılanan eforun artması söz konusuyken koşuda ve yüzmede de benzer performans kayıpları başınıza geliyor.
Bu durum birkaç gün daha doğrusu birkaç antrenman boyunca tecrübe edilince saatinizdeki VO2Max değeriniz düşmeye başlıyor; ama bunun günden güne dalgalanması normal olsa da birkaç günlük düşüşlere, geceleri HRV'nin sınırların altında olacak şekilde düşmesi ve dinlenik nabzın da alkol almamanıza rağmen yükselmesi eşlik edince yukarıdaki görseldeki yeşil alanlar sarıya yani "Koruma" durumuna dönüyor. Saat size şunu diyor, uzun süre çok yüklendin şimdi biraz ara ver. Ancak tam sezon ortasındasınız ve geliştiğinizi düşünüyorsunuz, yarışa da az bir zaman kalmış şimdi spor yapmaya nasıl ara veririm diyorsunuz ve hacmi biraz azaltıyorsunuz ama fayda etmiyor ve grafik turuncuya yani "Verimsiz" durumuna dönüyor. Artık bu aşamada yaptığınız antrenmanın vücuda pek faydası olmuyor. Çünkü aynı watt ya da aynı koşu temposunda nabzınız o kadar yüksek ki acaba hasta mıyım diye düşünüyorsunuz. Zaten tam da bu esnalarda karşılaştığınız bir virüs sizi hasta etmeye yetiyor zira bağışıklığınız da düşmüş durumda oluyor.
Sarı ve turuncu geçişleri artık olağan hale geliyor ve siz de saati takmayım boşver diyorsunuz ve antrenman durumu bu sefer fuşyaya yani "Zorlanma Var" durumuna dönüyor. Yani sistem diyor ki, sen uyarılarımızı ciddiye almıyorsun ama yüklendikçe gelişemiyorsun aksine yorgunluk biriktiriyorsun diyor. Eğer daha da ıslah olmayıp devam ederseniz bu kez kırmızı alana yani "Aşırı Yüklenme" alanına giriyorsunuz. Burda da her ne yapıyorsak yapmayı bırakmamız gerekiyormuş.
İşte geçtiğimiz iki yılda bunların her birini üstelik defalarca tecrübe ettim. Aynı hatayı neden birden fazla kez yapıyorum? Çünkü her birinde bir şeyler öğreniyorum. Bu duruma düşmemek için ise TSS-TSB kavramlarını kavramak ve hesaplamak gerekiyormuş.
İşte Boğaziçi yarışından beri yapmaya gayret ettiğim şey de yaptığım antrenmanların sayısal bir karşılığını öğrenmek ve hafta boyunca belli bir sayısal değeri geçmemek. TSS ve TSB kavramlarının nasıl hesaplandığını burada uzun uzun anlatmayacağım özetle dört haftalık periyotlarla yük arttırma ve yük azaltma yaparak hem gelişim sağlamak hem de vücudu yormamak gerekiyormuş. Yoğun antrenman sonrası bir ya da iki günlük dinlenme kaslarımızı dinlendirirken yoğun antrenman dönemlerindeki haftalık hacim ve şiddet azaltması ise merkezi sinir sistemimizi dinlendiriyormuş dersem sanırım yanlış bir ifade kullanmamış olurum.
Mudanya'ya hazırlanırken son iki hafta hacmimi azalttım tabi hala ne kadar yüklemem gerektiğini ve yüklediğimden ne kadarını azaltmam gerektiğini bilmediğim için son bir haftada 30 dakikalık karışık yoğunlukta bisiklet seansları ve peşine de sadece 10 dakikalık koşu seansları ekledim. Yarışlarda özellikle koşuda dağılıyordum ve bunu da brick antrenmanlarıı az yapmama bağlıyordum.
Antrenman bilimi ve periyodizasyona bu kadar kafa yorarken yüzmede de kayda değer ilerleme kaydetmiştim hem tempom artmıştı, hem daha az kulaçla daha uzun süzülüyordum hem de tekniğim iyileşmişti. Yüzme için telefonumda küçük bir antrenman günlüğü tutuyordum, her seanstan sonra yaşadıklarımı ve bir sonraki seansa odaklanmam gerekenleri kısa kısa notlar alıyordum. Koşuda da yine teknik olarak kadansı arttırmayı ve küçük adım atıp topuk üzerine basmaktansa tam ayak tabanı üzerine düşmeyi kavramaya başlamıştım. Öte yandan genel antrenman durumum "Verimli" yani yeşil alandaydı. HRV değerim ortalamalardaydı ve uyku düzenim de iyidi. Kısacası her şey yolunda gidiyordu.
Yarıştan önceki çarşamba gün son bisiklet ve koşu seansını yaptıktan sonra haftalık 75 TSS ile istirahat çekildim. O gün itibariyle Fitness skorum 45 iken Fatigue skorum ise 38 idi. Cuma günü itibarıyla ilk kez Garmin durumu mora yani "Gelişme" durumuna geldi. Türkçe çevirisi tam karşılamasa da bu aslında yarışa hazırsın ikazı idi. İlk kez oluyordu böyle bir durum güncellemesi.
Cumartesi sabahı gece nöbetinden çıktıktan sonra servisle eve geldim, bisiklet başta olmak üzere bütün hazırlıklarımı bir gün öncesinden tamamlamıştım. Daha önceki yarışlarda hazırladığım ekipman listem ile wetsuitten şarj kablolarına kadar her şeyi önceden hazırlamak gerçekten de konforlu oluyormuş.
Ailemle vedalaştıktan sonra yola çıktım, yolculukta mola vereceğim yerleri de yine öncesinden belirlemiştim. Ayvalık'a giderken kaydettiğim mola yerlerinde duracaktım. Meşhur köfteci ya da meşhur kahveci :) Her 150-200 kilometrede bir mola vermek yolun daha kolay ve çekilir geçmesini sağlıyordu. Üstelik bu kez masaj tabancasını arabaya almıştım, her 50 kilometrede bir, düzlüklerde ve etrafımda araba yoksa 10-15 saniye çalıştırıp üst bacaklarıma ve kalflerime uygulamak da yine yolculuğu kolaylaştırıyordu.
Sivrihisar sonrası melodili yolun keyfini çıkarıp Bozüyük girişindeki meşhur köftecinin bence en iyi şubesinden alacarte usülü bir şeyler yedikten sonra ufukta Uludağ'ın görülmesi ile iyice heyecanlandım. Tepeleri biraz bulutlu idi ancak yine de azametli görünüyordu.
Mudanya'ya girince ilk iş hemen otele yerleşmek ve bisikleti otele bırakmak oldu. Daha sonra da kiti almak ve biraz da o güzel yarış ortamını teneffüs etmek için Mudanya'ya gitmek için yola çıktım ancak değişim alanına 5 kilometredeki mesafede olmama rağmen yol yaklaşık 40 dk gösteriyordu navigasyon tarafından. Klasik bir yarış günü trafiğiydi bu, kapatılan yollar nedeniyle kilitlenmiş bir kent içi trafiği... Ancak öte yandan iyi de oldu zira Mudanya, dar sokaklı, otopark sorunu olan küçücük bir yer. Arabayı zaten kent merkezine sokamayacaktım, hiç değilse yarış sabahı arabayı nereye park edebileceğimin provasını yapabilecektim. Bursa'dan Mudanya'ya giden ana aksın güneyinde kalarak ara sokaklardan yaklaşabildiğim kadar yaklaşıp 1.5 kilometre mesafeye kadar geldim ancak daha fazla ilerleyemiyordum. Arabayı güvenli olduğunu düşündüğüm bir alana park ettikten sonra hemen sahil şeridine inip bisiklet parkuruna çıktım.
Deniz yine dalgalıydı, yarın öğlen saatlerinde rüzgar bu kadar şiddetli olmayacaktı ancak yine de birazcık ürkütmedi değil. Zira iki yıl önce, hayatımdaki ilk sportif müsabakaya burada, Mudanya'da katılmıştım. Denizde inanılmaz bir dalga vardı ve yarışa katılan atletlerin yaklaşık yüzde 20'si yüzme etabında yarışı bırakmıştı. Öyle ki yüzme etabında sık sık kendime: "benim burada ne işim var?", "neden bu yarışa katıldım ki" "koşu yarışları daha konforlu değil mi" sorularını ya da "şu sudan çıkayım bir daha triatlon yarışına katılmayacağım" dediğimi hatırlıyorum. Tıpkı 2020 yılında ilk kez Hasan Dağı'na çıkmaya çalıştığımdaki Yılankar kulvarında yaşadığım dehşete benzer bir dehşetti.
2 Yılda çokça yarışa girmeye çalıştım ancak yüzme etapları her zaman ürkütücü ve belirsiz olmaya devam ediyor. Sanırım yüzmeye daha doğrusu spora 40 lı yaşlara yaklaşırken başlamamla alakalı bu durum zira benzer kaygıyı bir çok yaş grubu sporcusunda gözlemleyebiliyorum.
Bisiklet etabında biraz gezindikten sonra değişim alanına ulaştım ve hemen bitişiğindeki plaja inerek ısınma yapan atletleri gözlemledim. Denizde dalga vardı ama asla iki yıl önceki gibi değildi, birkaç atletle ayak stü sohbet ettik hemen hepsi benzer şeyleri söyledi: Denizanaları!
Geçen yılki boğaz yarışında da çokça denizanası vardı yüzerken değil temas etmek, temas etmemek mucizeydi. Etap boyunca vücudumun hemen her yerine, suratım dahil temas etmişlerdi. Kısacası deniz anaları beni çok tedirgin etmiyordu ancak burada kahverengi renkte olan ve zehirli olduğu iddia edilen cinstekiler varmış. Açıkçası çok da tadım kaçmadım zira denizin fırtınalı ya da havanın tatsız olması benim için daha büyük bir sorun. Yarışı sağlıklı bir şekilde bitirmeme engel olmadığı sürece deniz anası temasları beni çok düşündürmüyor, ancak yine de tecrübe etmemeyi dilerim (:
Kitimi de aldıktan sonra Ankara'dan yarışa gelen bir başka arkadaşım aradı, İzmir'den gelen bir ekiple oturuyorlarmış, onların yanına giderek klasik yarış önü muhabbetlerini çevirdik ve hava karardıktan sonra çok da geçe kalmadan herkes oteline çekildi. Trafik henüz çözülmemişti, eminim bölgede yaşayan insanlar bu tarz organizasyonları çok da iyi anmıyorlardır.
Yarış öğlen 12'de başlayacaktı, iyi bir uyku ve kararında kahvaltının ardından odaya gidip son hazırlıkları yaptım ve otelden check outumu da gerçekleştirdim. Yarış için otelden ayrılırken check out yapmak zorunda olmak da çok iyi bir deneyim değilmiş. Yarış sonrası gelip bir duş dahi alma imkanı olmayacaktı.
Arabayı bir gün önceden bulduğum yere park edip bu kez bisikletimle değişim alanına doğru yola çıktım, hava çok güzeldi ve Mudanya sahilinin keyfini çıkarmak isteyen Bursalılar da kente akın etmişti ama maalesef bugün onlar için çileye dönüşmüştü. Mudanya girişinde dünden bile daha fazla trafik vardı. Değişim alanına ulaşıp çipimi alıp bisiklet kurulumu yaptım ve kadınların yarışı başlayacağı için plaja geçtim. Katıldığım yarışlar içerisinde kadınların yarışı ya erkeklerden sonra ya da aynı anda oluyordu ama bu kez önce kadınların yarışı başlayacaktı. Haliyle ben de ilk kez bir triatlon müsabakasının her aşamasını başta sona ilk kez canlı canlı izleyecektim.
Kornaların çalması ile yarış başladı, kadınlar ilk 200 metreyi oldukça hızlı geçtiler ancak yavaş yavaş hepsi, bir grup halinde, batıya doğru sürüklendi. Bu o kadar yavaş oldu ki ancak dubalardan ya da başlangıç noktalarından kerteriz alınca akıntıya kapıldıkları belli oluyordu. İlk 200 metrede geçen zaman kadar zaman geçince ilk dubaya ulaştılar. Aslında geniş bir yay çizmişlerdi. Yüzme parkuru iki dubalı geleneksel üçgen parkur yerine yine iki dubalı ancak dikdörtgen parkurdu. Bu parkur tipinde, üçgen parkur tipinin aksine dubalar kıyıya yakın ama bir üçgen gibi iki farklı köşede değil de daha açıkta ama birbirine yaklaşık 50 metre mesafede konumlanıyorlar. Kıyıdan başlayıp yüzüldüğünde bir dikdörtgen paterni oluşturuluyor. Kadınlar ikinci dubayı da geçip döndükten sonra yine akıntının etkisiyle batıya doğru sürüklendiler ve oluşması beklenen dikdörtgen paterni yerine iç içe geçmiş iki parantez şeklinde bir patern oluşturdular. Ortalama 20-25 dakikada sudan çıkmışlardı.
Bisiklet etaplarını izlemedim, çünkü ayakta beklemem gerekecekti, nedendir bilinmez ayakta beklemenin bacaklarımı gereksiz yoracağını düşündüğümden kent meydanında bir yerde oturup koşu etabına geçmelerini bekledim ve koşu etaplarını bitirmeye yakın değişim alanını erkekler için bir kez daha açtılar.
Son hazırlıklarımı da yaptım ve yarışın başlamasına yaklaşık 15 dakika kala plaja geldim. Niyetim suya önceden girip yarışta yaşayacağım ilk şoku üzerimden atmaktı. Wetsuit yasaktı, su yaklaşık 23 derece idi. Kolayca suya girdikten sonra birazcık açıldım ve birkaç kulaç attım. Denizanası görmemiştim ve su oldukça berraktı. Öyle sanıyorum ki görüş mesafesi 3 metrenin üzerindeydi. Denizden çıktıktan sonra daha önceden planladığım jeli alıp birkaç yudum su içtikten sonra başlangıç dizilimine geçtim.
Yarışa çok sayıda atlet katılacağı için başlangıç rolling start olarak yapılacaktı. Yani herkes çipli halının gerisinde duracak ve atletler küçük gruplar halinde halıdan geçerek denize girecekti. Kendi adıma en sevdiğim başlangıç biçimi bu zira yüzmem zayıf olduğu için sudaki kaostan sıyrılmak daha kolay hale geliyordu. Birinci grup çıktıktan sonra ikinci grupta çıkmak için hazırlandım bu esnada timing ekibinden bir görevli gelerek hakemlere kızarak, atletlerin halıya basmaması gerektiğini ve bizleri göstererek bunların hepsinin süresi başladı diyerek sitem etti. Bu cümleyi duyunca öne doğru sıyrılmaya çalıştım ve bir kadın hakem beni durdurdu, "geriye çıkın" dedi, "hayır hocam, sürem başladı" bakın beyfendi bundan bahsediyor diyerek görevliyi gösterdim ve aradan sıyrılıp suya girdim. Herhangi bir iddiam olmamasına rağmen neden bunu yaptım bilmiyorum ama suya girip oldukça özgüvenli biçimde kulaca başladım. İlk dakikalar oldukça rahattım ve kendimi iyi hissediyordum hatta birkaç kişilik bir gruptaydım ve oldukça iyi yüzüyorlardı ve ben geride kalmamıştım fakat kısa bir süre sonra işler değişti yaklaşık 200 metre olmuştu ve denizde hafif dalgalar oluşmaya başlamıştı bu esnada bit atletle dip dibe yüzüyorduk ve hafif sola açılmaya çalışırken solumdaki bir başka atleti resmen omzundan tutup kendime çektim. Durakladım kafamı kaldırdım adam da şaşırmış bana bakıyordu, "kusura bakma" diyerek devam ettim. Dalga iyice etkilemeye başlamıştı ve bir sorunum daha vardı. Her nefes alma denememde sarı dubayı net olarak göremiyordum çünkü birçok atlette Boğaz yarışında verilen sarı bone vardı. Bende de ondan vardı! Ancak kerteriz alabilmek için saniyeden daha kısa bir sürem vardı ve sarı boneler ile sarı dubayı bir türlü ayırt edemiyordum.
Zar zor yaptığım kerterizlerde sarı dubanın artık hiç yakınlaşmadığını fark ettim. Kadınların yakalandığı akıntıya ben de yakalanmıştım. Soldan nefes aldığım için sol tarafta kimseyi görmüyordum. Evet, akıntıya kapılmıştım dahası atlet grubunun en solunda ben vardım yani en fazla sürüklenenlerden biri belki de en fazla sürüklenen kişi bendim belki de. Nasıl bu kadar sürüklendim anlamadım ama zor da olsa ilk dubanın hizasına geldiğimde dubadan hala 10 metre kadar uzaktaydım. İki duba arasını geçerken dahi hala uzaktaydım, ikinci dubayı hedef alıyordum ama yaklaşamıyordum. Suyla boğuşma halindeydim. İkinci dubayı da zor da olsa döndükten sonra kuvvetli akıntıdan tekrar etkilenmemek için kıyıdaki çıkış noktasını değil de yaklaşık 50 metre soldaki binaları kerteriz almaya karar verdim. Hala yavaştım, yüzdükçe rotamın düzelmesini bekliyordum ama bir türlü beklediğim düzelme olmadı. Yüzmeden çıkarken hala atlet grubun en solundaydım öyle ki plajda bulunan burun şeklindeki küçük uzantıya en yakın çıkan atlet bendim.
Sudan çıkmak için doğrulurken hakemlerden bir tanesi yüzerek gel dedi, zemin hem kaygan hem de sivri taşlarla doluydu, kum dolu çuvallara kadar birkaç kulaç daha attım daha doğrusu yerdeki taşlardan kendimi çekerek çuvallara ulaştım ve sudan çıktım. 22 Dakika! En kötü yüzmelerimdem birisi. Moral bozmadan değişim alanına girdim ve bisikletimi alarak parkura doğru koşmak dışında başka da çarem yok zaten.
Bisiklete atlayıp, ayakkabılarımı giyip ilk jeli aldıktan sonra biraz kendime geldim, bacaklarımı yokladım, hissiyatım oldukça iyidi. Kendimi telkinlerde buluna bulunan çevirmeye başladım. İkinci ve üçüncü turlarda spor gücünden bir atletle dönüşümlü çevirdik özellikle üçüncü turun sonunda kalabalık bir gruba denk geldim ve birkaç kilometre de olsa bedava 175 watt ortalama ile 35 km hızla gidebilmişim. Etap ortalaması ile 190 NP.
Son turun son düzlüğünde vitesi düşürüp kadansı arttırdım, bacaklarımı hızlandırarak koşuya geçişimi kolaylaştırmak istiyordum. Bisikletten inişi ve T2'yi sorunsuz gerçekleştirdikten sonra 8:00 pace'e kadar düşerek değişim alanından çıktım. Birazcık nabzımı sakinleştirdim ve kademeli olarak hızlandım. Yine nefes nefeseydim ama hızlanabiliyordum ve adaptasyonu diğer yarışlara nazaran çabuk sağlamıştım.
1 saat 28 dakikada yarışı bitirdim, en iyi derecem değildi belki ama koşu ve yüzmede en iyi derecelerimi hem de sıralamalarımı yaptım. İlk kez haftalık yüke göre antrenman yaptım daha doğrusu son bir ay yüklerimi saydım ve yarış haftası sadece 75 tss ile yarışa girdim. İlk kez bir yarışa bu kadar düşük yük ile girdim. Öyle ki son 10 gün kalana dek ağır ya da uzun bir antrenman yapmadım. Gerçekten etkisi oldu mu bilmiyorum ama Ayvalık ya da İstanbul yarışlarının bisiklet kısmındaki gibi tükenmiş hissetmedim kendimi.
Şimdi önümde Alanya yarışı var, benzer bir periyodizasyon ile oraya da hazırlanıyorum dilerim yük yönetimi metodu orda da çalışır. Görüşmek üzere.





