world is your effigy
26 Eylül 2026 Cumartesi
Başkent Granfondo 2026
18 Eylül 2026 Cuma
Boğaziçi Triatlonu 2026
Akıntının Adaletsiz Gücü
2026 Yılındaki üçüncü yarışım. İkinci Boğaziçi yarışım. Aynı zamanda bu sezonun ilk olimpik mesafe yarışı.
Bu satırları yazmaya başlamadan önce sezonun ilk iki yarışı olan Serik ve Ayvalık yarışlarının bloglarını da okudum ve dikkatimi çeken ilk nokta her ikisinde de havanın ve deniz koşullarının benim gibi acemi bir triatlet için çok da uygun olmamamasıymış. Buraya da bir kez daha not düşelim, 2026 yazı kavurucu sıcaklarla değil de kuvvetli Poyraz dalgaları ile geçti, Avrupa HeatWave ile mücadele ederken biz nasıl serin ve rüzgarlı bir yaz geçirdik onu da uzmanlar açıklasın diyelim ve yarışa geçelim.
- Yüzme'de en iyi derecemi Alanya'da 1500 metreyi 35 dakikada yüzere 2:20 pace ile yapmıştım.
- Bisiklette ise 198 NP ile Serik'de yapmıştım.
- Koşuda ise Aralık 2025'de Atatürk Koşusu'nu 4:40 pace ile 50 dakikada tamamlamıştım.
Biraz da sezon periyotlamasından bahsedecek olursak, Ayvalık 2026 yazısında çokça bahsettiğim üzere, yarış günü genel antrenman durumum "Verimliye" döndükten sonra tıpkı Serik yarışı sonrasında olduğu gibi hiçbir ders almadan yine bedenime yüklenmeye başladım ve Haziran'ın sonunda hem en uzun sürüşüm olan hem de gerçek bir tırmanış olan Elmadağ'ı güneyden tırmanarak yarışa kadar olan süreyi Garmine'e göre yine sarı ya da turuncu yani "verimsiz" ve "koruma" durumlarında geçirmeyi başardım. TSS, CTL, ATL ve TSB kavramlarından hala bihaberim.
...
Tıpkı 2025 Yarışı gibi 2026 Boğaziçi Triatlonu da yıllık iznimin hemen arkasına denk geldi. Bu, bolca açık su yüzmesi, sıfır bisiklet antrenmanı ve yıllık izinde sabah uygularından feragat ettiğim ölçüde koşu antrenmanı demekti.
Üç branş içerisinde verdiğim emek karşılığında en az geri dönüşü aldığım alan ise yüzme; Belki de bu yüzden hala yüzme üzerine kafa yorarken 360 derece çekim yapan bir kamera alıp, havuz seanslarımda çekim yapıp ve her set sonrasında bu videoları izleyip neleri yanlış yaptığımı kavramaya çalışmak bana iyi bir fikir gibi göründü ve kamerayı alıp birkaç video çekip bazı bariz hataları düzeltmeye çalıştım ancak sürelerde iyileşme olmayınca Instagram algoritması imdadıma yetişti ve iyi bir girişimci ve yüzücü olan Swim Success hesabını karşıma çıkardı. Kendisinin bir IOS uygulaması mevcutmuş ve aylık abonelik karşılığında 15 günde bir, ayda iki kez kendisine uygulama üzerinden göndereceğiniz videolar üzerinden size teknik analiz videosu çekip yolluyor.
Benim gibi 2:15 ile 2:45 arasında yüzme temposu gidip gelen ve nerede hata yaptığını kavrayamanlar için iyi bir hizmet olduğunu düşünüyorum. Çünkü yüzme hocaları en az 8-10 saatlik paketler üzerinden çalışmak istiyorlar ve benzer paketler ile iki farklı hoca çalışsam da maalesef sürelerimde pek bir iyileşme olmadı.
Söz konusu hesaba attığım ilk video ile bana söylenen en somut ve en net geri dönüş "Catch Up" yüzdüğüm oldu. Videolarımı ne kadar izlesem de bunu fark edemiyordum. Hocanın verdiği öneriler ile yüzmeyi kayda değer ölçüde ilerlettim. Okullar kapandığı için Güneş ile Hacettepe'ye kolayca gidip antrenman yapamıyordum ama sitedeki 20 metrelik havuza göre tempolarım çılgın atmaya başlamıştı.
Yarıştan hemen önceki analiz hakkımı ise tatildeyken, denizde kullanacaktım. Rus bir arkadaş grubundan ricacı olarak kameramı onlara verdim ve paletli olan birisinden hızlıca ayak çırpıp yüzmesini ve 20 saniyelik video kaydedeceğimi söyledim. Ancak Tekniğim öyle düzelmişti ki paletle yüzen kişi önümde kalacak bir hızla yüzememişti. Çareyi sup board kullanan bir arkadaş grubunda buldum. Gençlerden birisi kollarıyla boardu çekerken bir arkadaşı da boardun kuyruğunda kameram ile beni su altından çekti ve hedeflediğim çekime ulaştım.
Hocanın yorumlarında, övgüler, eleştirilere nazaran baskın olmaya başlayınca özgüvenim iyice yerine geldi. Artık boğaza girip, saldırıya hazırdım.
Tatil boyunca toplamda üç kez yani toplamda 25 kilometre koşu antrenmanı yapmıştım. Bisiklete hiç binememiştim ve yarış günü tam 11 gündür seleden uzakta olmuş olacaktım. Taper mi ? O da ne ? TSB falan ?
| Bisikleti sabitleyip yola koyuluyorum. |
Tatil dönüşü pedal çevirmeyi unutmamak adına kısa ve kolay bir seansın ardından iki günlük mesai döngümü tamamlayıp, hazırlıkları yaparak yola çıktım. Bisikleti bir gün önceden teslim ettikten sonra biraz parkuru ve çokça denizi izledim ve inceledim. Heyecan ve tedirginlik yine başlamıştı ancak bu kez geçen seneden tecrübeliydim. Hava durumu uygulamaları ve çeşitleri Instagram hesapları ise yıl boyu esen Poyraz nedeniyle akıntının kuvvetli olduğunu ve akıntı nedeniyle dipteki soğuk suyun yüzeye çıktığını belirtiyordu. Nitekim ilk kez bir teknik toplantıda wetsuitin serbest olduğu ilan edildi. Normalde wetsuit kararı yarıştan yarım saat önce atletlere bildiriliyordu ancak bu kez yaklaşık 12 saat önce bildirilmişti.
Yarış gecesi çok da iyi ve de uzun olmayan ayrıca da bol sivrisinekli bir uykunun ardından otelden çıkıp değişim alanına doğru yola çıktım. Birkaç dakika ile park yerine giden yola giremedim zira polisler yolu kapatmıştı. Neyseki daha önceden kaydettiğim yedek park yerlerine aracı park edip değişim alanına doğru kısa ama heyecanlı yürüyüşüme başladım. Bir gün önce bisikleti bırakırken ayakkabı dizilimi dahil her şeyi ayarlamıştım. Yarış sabahı ise küçük birkaç hazırlık ve wetsuit giymek dışında yapacağım önemli bir şey yoktu ama sağ lensim sürekli gözüme batmaya başlamıştı. Wetsuiti giydikten sonra sol gözümü kapatınca sağ gözümdeki lensin aslında gözümden kaydığını fark ettim. Bir an için panikledim acaba lens göz kapağımın arkasında mı kalmıştı. Lens kullananlar bilir bunlar panik senaryolarıdır ancak gözüme ovuşturunca lens tekrar yerine oturuyordu.
| Bütün hazırlıklar tamam, telefonu bırakıp çıkabilirim. |
Yarış sabahı, konforlu olması adına yeni bir paket lens açmıştım. Bunu ise rutin dışı bir uygulama olarak görmüyordum ancak anlaşılan yarış gün için bunu dahi yapmamak gerekiyordu. Otobüse binmeye giderken artık lens gözümden tamamen kaydı ve tek gözümde gözlük var da diğerinde yok gibi oldukça konforsuz ve rahatsız bir hissiyatla otobüse bindim.
| Oldukça gerginim. Fotoğraf: Bedirhan by visör. |
Yarış öncesinde gerginliğimi etraftaki atletlerle kısa sohbetler yaparak atanlardanım, yine yeni arkadaş edinerek ve herbiriyle birbirimize iyi dileklerlerde bulunduktan sonra Kanlıca İskelesi önündeki kalabalığa karışarak sıranın bana gelmesini bekledim. Geçen yılın aksine yaş grubu sırası değil de standart bir roll out prosedürü izlendi, önümdeki atletlerin birer eksilmesi ile sıra bana geldi ve öyle sanıyorum ki zaman olarak genel toplama göre ortalarda, bir yerden iskeleye yanaştırılan bir mavna üzerinden olabildiğince uzağa atlayarak boğaza girdim.
Su çok sıcak, ne poyraz fırtınası ne kuvvetli akıntı sonucu oluşan upveiller boğaz suyunu serinletmemiş. Kesinlikle wetsuit gereksiz. 2300 metre boyunca bu sıcak suda üstelik wetsuit ile nasıl yüzerim? Aklıma gelen ilk soru bu oluyor. Görünürde hiç denizanası yok, geçen yıl çoktu. Dip ise karanlık değil Turkuaz ve uçuşan algler var. Geçen yıl muazzam bir fade out ile yemyeşil berrak bir pencereden simsiyah bir kara deliğe bakıyor gibiydim. Bu sene ise heryer turkuaz, puslu ve sıcak. Kısacası keyifsiz.
| Suya atlayıp hemen birkaç kulaç atıyorum ki arkamdakiler üstüme atlamasın. |
Saatimi her 250 metrede bir ikaz verecek şekilde ayarlamıştım. Suya atlar atlamaz köprünün Avrupa yakası ayağına yüzmeye çalışsam da biraz suyun sıcaklığının verdiği konforsuzluk biraz da lensin batması neticesinde huzursuz bir haleti ruhiyye içerisindeyim. Ve saatimden beklenen mesafe ikazı tıpkı geçen senede olduğu gibi yine gelmiyor. Nasıl başarıyorum bilmiyorum ama saati yine başlatmamışım. Bu kez yaklaşık 250-300 metreleri katederken başlatıyorum. Wetsuit artık ön kolumu düşürmüyor ama yine de tam bir push yapmama engel oluyor. Sanıyorum bu hep olacak, Buna alışmam lazım. Tam push yapmak için gayret göstermiyorum. Nabızı yükseltmek istemiyorum. Ancak beklediğim gibi hızlı yüzemiyorum, tempom yine 2:30-2:40 civarlarında. Sanırım merkez hattın kenarındaki ters akıntıdan dolayı böyle diyip kendimi rahatlatmaya çalışsam da kerteriz için her kafamı kaldırdığımda aslında çok da açılmadığımı ve kıyıya yakın olduğumu fark ediyorum. Köprü ortasına doğru yaptığım her hamle tıpkı havuz antrenmanlarındaki kulaç sayma gibi daha 50 metre bitmeden neye fokuslandığımı unutmayla sonuçlanıyor. Ben soldan nefes aldığım yani bu yarış için kıyı tarafından yani akıntının olmadığı taraftan aldığım için kimse beni geçmiyor sanıyorum ama meğer beni geçenleri göremiyormuşum...
Köprüye yaklaştıkça akıntının arttığını saatimin ikazlarının arasındaki sürenin kısalmasından anlıyorum. 250 metreyi 3 dakikada yüzmüşüm. Mümkün mü? Elbette değil ancak yüzerken bu hızı da anlamanız bir saatiniz yoksa mümkün değil. Kıyıya yaklaşırken son 200-250 metre kala zemin görünmeye başlıyor. Zeminde deniz çayırları var ve işte o anda anlıyorum nasıl bir akıntı içerisinde olduğumu. Upuzun deniz çayırları bir fırtınada savrulan buğday tarlasındaki başaklar gibi savruluyor. Tek bir kol çekişimde inanılmaz bir yol katediyorum. Çıkış rampasını gösteren sarı dubaya oldukça yaklaştım ancak sarı duba beklediğimden de hızlı yakınlaşıyor. Hala akıntı etkisindeyim. Yaklaşık 100-150 metre kalmışken biraz daha çapraz yüzmem gerektiğini anlıyorum ve inanılmaz bir fenomenle karşılaşıyorum. O ana kadar akıntı ile birebir aynı doğrultuda yüzdüğüm için anlayamıyorum ancak kıyıya doğru açılı bir biçimde çapraz yüzmeye başlayınca da akıntı beni güneye doğru sürüklemeye devam ediyor. Ben kulacımı sola atsam da sağa ve aşağı doğru gidiyorum ve sürekli düz bir havuz çizgisi üzerinde yüzmüş olan bedenim bu görüntüyü kabul edemiyor.
Gözümü kapatıyorum.
Çünkü başım dönüyor. Benzer bir durum pilotların da başına gelebiliyormuş. Yağmurlu havalarda rüzgar nedeniyle yağmur damlaları kokpit camına açılı bir şekilde çarpıyorsa, pilotlar da uçağı yağmur damlalarına göre düzeltmeye çalışıyormuş. Arabada bizim başımıza gelmiyor zira yolu da gördüğümüz için "düz" olanın ne olduğunu biliyoruz. Ancak pilotların hangi açının "düz" olduğunu bilemediği için yağmur damlasının geliş açısını tam 90 derece olacak şekilde uçağı yatırmaya çalışıyormuş. Söz konusu üç boyutlu illüzyon iki boyutlu yüzmeye tam uyarlanamasa da benliğimizdeki arkaik korkular gibi, kulaç attığın yere varamamak şeklinde zuhur ediyor.
Özellikle son 50 metre bu hissiyat tavan yaptı çünkü bu açıyla dahi çıkış rampasını kaçıracağımı anlayınca artık açılı yüzmeyi bırakıp, Adana'da kanalda yüzen gençler gibi, tamamen 90 derecelik bir açıyla kıyıya yüzmeye başladım. Hala yana doğru sürükleniyordum ancak nihayet ki çıkış rampası ile tam olarak "engage" oldum ve yerdeki devasa lastiklere basarak sudan çıktım.
Yüzmeden çıkınca birkaç saniye de olsa yürüyecektim aksi takdirde nabzımı asla düşüremiyordum ve eşik üstü bir nabızla bisiklete başlamak zorunda kalıyordum. Vapur iskelesi çıkışına kadar yürüyüp sonra hafifçe koşmaya başladım. Yüzmeden 40 dakikanın altında çıktığımı biliyordum ve keyfim yerindeydi.
Taa ki değişim alanına girene dek.
Katıldığım ilk yarışlar olan Mudanya ve Gelibolu'daki görüntü beni karşıladı. Değişim alanında neredeyse hiç bisiklet kalmamıştı. Yüzmeye bu kadar yatırım yapmama, orta ön sıralardan çıkmama ve iyi bir akıntıyla yüzmeme rağmen böylesi bir sonucu beklemiyordum. Sadece beraber suya girdiklerim değil, benden sonra suya dahi atlayan neredeyse herkes beni geçmişti.
Yaşadığım şoku bir kenara bırakıp hemen çorabımı giymeye başladım. Nabızı düşürmek için değişim alanında oyalanacak bir şeyler bulmalıydım ve bu yüzden de yarıştan önce çorapla bisiklete çıkmaya karar vermiştim. Çorabı giyerken nabzım 165 lere kadar düştü ve bisikleti alıp sakin adımlarla değişim alanından çıktım. Bu esnada gözlüğüm de kayıt yapıyordu. Bisiklet ayakkabılarıyla değil koşmak yürümek dahi istemiyorum zira kaller nedeniyle oldukça kötü bir zemin tutuşuna sahipler dahası değişim alanları genelde çim ve toprak zeminde kurulduğu için arasına kaçabilecek malzemelerden ötürü pedalı kavrayamama riski var.
Çizgiyi geçer geçmez arkamdan gelen atlet maalesef kallerinin azizliğine uğradı ve yere sert bir biçimde düştü, dilerim kendisi iyidir ve ciddi bir sağlık sıkıntısı olmamıştır.
Şimdi hedefim yüzmede kaybettiğim sıralamayı bisikletle kazanmaya çalışmak ama bunu yaparken de bacakları bitirmemem nabzı ise patlatmamam gerekiyor. Bunu nasıl başaracağım bilmiyorum ama en azından önümdeki köprü rampasını çıkarken sakin kalmalıydım. Köprüye çıkarken bir yandan pedal çevirirken bir yandan da ayakkabılarımı giyip, lastikleri çıkardım ve ilk jelimi aldım. Bacaklarımı o kadar hissetmiyordum ki önümdeki ekranda hep 250+ watt üstü değerler görüyordum. Kendimi sakinleştirmeliydim.
Rampaya gelip eğim artmaya başlayınca kilomun ve bisikletimin avantajını hissetmeye başladım. Geçen yılki alüminyum bisikletle dahi düzlük etaplara kıyasla tırmanışta iyi bir derece elde etmişken aradan geçen Zwift antrenmanı dolu bir yılla ve yeni sistemimle aynı nabızlarda daha hızlı bir biçimde yokuşu çıktım. Şimdi önümde gidiş geliş iki kez köprüyü geçme etapları var. Özellikle Avrupa'ya geçişte rüzgarın sağ arkadan eseceğini biliyordum, iyice kapanarak ve iyi bir güç üretimi ile yüzmede kaybettiğim zamanı telafi etmeye başlıyorum. Keyfim yerine gelmeye başlıyor. Köpryü geçerken biraz doğrulup manzaranın tadını çıkarıyorum ve ileride tünele girerken yeniden kapanıyorum. İlk dönüşle beraber hafif bir eğim ve karşıdan kuvvetli bir poyraz beni karşılıyor. Eğim değil ama rüzgar benim fiziğimdeki atletlerin düşmanı. Ne kadar kapansam da ürettiğim watt beni 30 km üstü hıza taşımaya yetmiyor. Önümde daha çok kilometreler var, fazla zorlamamaya karar vererek sakince 160-190 watt üretmeye devam ediyorum. Bu esnada ikinci jelimi de tüketiyorum.
| Avrupa'dan Anadolu'ya geçiş için köprüye yaklaşıyorum. |
İkinci tura başlarken Avrupa'ya geçişte daha az güç üretmeme rağmen yine ilk tura yakın hızlarda seyrediyorum, muhtemelen rüzgar arttı ve bu da beni dönüşte daha da zorlayacak. Öyle de oluyor, dönüşte o kadar kuvvetli bir rüzgar alıyorum ki ikinci turumun segmentlerinde yaptığım dereceler, geçen seneki zamanlarımdan daha düşük. Sırada uzun bir iniş var, bisikletle inişleri sevmiyorum. Çünkü risk aldığın ölçüde hızlanabiliyorsun ve temkinli olmak adına sürekli frene basıyorum ve yine fiziksel yapımdan ötürü inişlerde fazla hızlanamıyorum. Neyse ki çok uzun bir iniş değil ve ayakkabılarımı çıkarıp tek ayak üstünde giderken bisikletten iniyorum. Değişim alanlarını çok seviyorum çünkü salt güç ya da kondisyon değil de pratiklik ve planlama gerektiriyor bunu da yüzme, bisiklet ya da koşuya göre daha iyi yaptığım için sıralamalarda beni üste taşıyor, keşke bu etaplar daha uzun olsaydı 😊
Yine yavaş adımlarla değişim alanına giriyorum, bisikleti artık ters asıyorum ve hızlıca ayakkabımı giyip parkura çıkıyorum. Koşu etaplarında ne yaparsam yapayım nabzım 170 den aşağı inmiyor. Antrenmanlarda 5:00 tempo civarlarında koşarken 170 nabızı görüyorken yarışlarda 6:30 tempoyla koşsam da nabzım yine 170 çıkıyor. Biraz da gövdemin alt kısmı ile karnımın üst kısmı arasında kalan bölge ağrıyor. Sanırım dalak şişmesi denilen şeyi yaşıyorum her seferinde. Bu yüzden koşuya sakin başlamak arzusundayım ama etraf o kadar kalabalık ve değişim alanından çıkarken sizi o kadar motive ediyorlar ki insanın o seyirciye saygısından yavaşlayası gelmiyor.
| Vücudumu soğutmak için fermuarımı açıyorum. |
Ama bu sefer yavaş başladım, toplamda üç tur atacağız ve ilk turu yavaşça bitirdikten sonra hızlanmaya başlıyorum. Dalak ağrısı olduğunu tahmin ettiğim ağrı dindi bacaklarım ise iyi durumda. Geçen yıl bu parkurda yaş grubu milli takım düzeyinde yarışmıştık ve Türk bir görevli bizleri köşeleri genişten aldığımız için ikaz etmişti. Bu ikazı da hatırlayarak mümkün olduğunca parkurun en dibinden koşuyorum ve son turda artık iyice hızlanıyorum.
Geçen seneki süreden 22 dakika kadar daha hızlı bir derece ile yarışı bitiriyorum. Bunun 13 dakikası yüzme akıntısından gelirken kalan 9 dakika ise, değişim alanları pratikliğinin ve bisikletin ve biraz da koşunun katkısı.
| Fena olmayan bir koşu formu ile yarışı bitiriyorum |
Gelelim hatalarıma: Spor yapmaya başladığımdan beri en çok zaman ayırdığım değil belki ama en çok kafa yorduğum branş yüzme oldu. Yüzme, ÖSS'deki matematik, üniversitedeki idare hukuku, gençliğimde yaptığım halk oyunlarındaki zor figürler gibi bir şey. Sadece hacimle, kondisyonla, formla gelişim olmuyor. İyi bir beceri ve teknik çalışma gerekiyor. Bu yarışa girene kadar Instagram'daki Swim Success ile kendimi geliştirdiğimi düşünüyordum, havuzdaki sürelerim de benzer şeyi söylüyordu ama yarışta nedendir bilmiyorum merkez hatta çok yaklaşamadım. Bunda suyun sıcak olmasının ve wetsuitin ilk kez biraz darlaması ve biraz da sağ gözümdeki lensin kaymasının yarattığı can sıkıntısı vardı sanırım. Tecrübeli birisinin gözünden bu anlattıklarım bahane olarak görünebilir ancak iki yıldır spor yapan bir havuz yüzücüsü açısından şu an için hissettiklerim böyle. Öte yandan, akıntıyı yakalamak çok ama çok önemliymiş. Bundan sonra, eğer bu yarışlara katılmaya devam edebilirsem öncelik akıntıyı yakalamak olacak zira tekniğiniz ne olursa olsun hiçbir beceri sizi 0:50 pace ile yüzdüremez, akıntı hariç...
Diliyorum ki spor yapmaya sağlıkla devam edebilirim ve ileride dönüp bu satırları okuduklarımda kendi gelişimimle gurur duyabilirim.
Bisiklet ve koşu ile alakalı form tutma açısından bir şikayetim yok. Bisikletim fena olmasa da benler benzer güçteki diğer atletlerle kıyasladığımda daha iyi bir sonuç elde edebilirmişim. Bunu da yine yük hesaplaması yapmamama ve sürekli yorgunluk biriktirmeme bağlıyorum. Bundan sonra haftalık yük birikimine dikkat edeceğim.
Önümde Mudanya Triatlonu var çok bir gelişim olmayacağının farkındayım ama bahar aylarındaki ve Serik yarışındaki performansımı yakalamak arzusundayım. Bu yüzden de yorgunluk biriktirmeden, brick çalışmalarına ve yine havuzda teknik antremanlara ağırlık vereceğim bir aylık süre beni bekliyor ama hemen önümde hiç katılmayı istemediğim bir Başkent Granfondo var...
9 Ağustos 2026 Pazar
Astrofotoğrafçılık İpuçları
Uzun amandan beri fotoğraf çekmiyorum, bunda Ankara'ya taşınmamın etkisi olduğu kadar fotoğraf çekme motivasyonumu etkileyen başkaca unsunlar da etkili oldu elbet. Ancak yılda birkaç kez samanyolu fotoğrafçılığına çıkmaya çalışıyorum.
Astrofotoğrafçılık özellikle time lapse ya da hyper lapse yapılacaksa eldeki ekipmana göre parametreleri değişen bir çekim alanı, hazır bilgilerim çok da eskimemişken buraya aktarmak arzusundayım.
Çekimi etkileyecek en önemli faktörlerden başlayarak aktaracak olursak.
https://www.youtube.com/watch?v=MnW423GqLvM
1- Hava ve bulutluluk durumu. Uzayı görüntülediğimiz için atmosferde bulutsuz, temiz ve açık bir hava olması gerekiyor. Belki biraz bulut, time lapse için videonuza hareket katabilir ama özellikle milky way çekimlerinde bulutlar maalesef ki hoş bir etki bırakmıyor.
2- Işık kirliği: Gökyüzü fotoğrafı çekmeye başlayana kadar bu kavramdan bihaberdim. Ancak şehir ışıkları yıldızları ve evreni görmemize dramatik derecede engel oluyormuş. Hatta bu etki maalesef ki o kadar fazla ki şehirlerde yaşayan insanlar olarak özel olarak karanlık bölgelere gitmedikçe maalesef gökyüzünü tam anlamıyla göremiyoruz. Çekim yapacağım yeri bu linkteki web sitesinden kontrol ediyorum. Milky way güneyde kaldığı için, çekim yapılacak yerin en az 100 kilometre güney doğrultusunda turuncu veya daha üstü yerleşim yeri bulunmaması gerekiyor. Aksi takdirde söz konusu ışıklar uzun pozlama esnasında sensöre düşüyor ve maalesef o etkileyici "uzaya dökülen süt" görüntüsünü almamızı engelliyor. Yine söz konusu haritaya göre sarı alanlarda çok da fena olmayan görüntüler alabilmek mümkün ancak tavsiyem tabiiki yeşil ya da gri alanlar. Ancak yeşil ya da gri alanda olsanız da güneyinizde yerleşim yeri olmamasına dikkat edin.
3- Ay döngüsü: 28 Günlük ay döngüsünde en uygun dönemler küçülen ay ve yeni ay arasındaki yaklaşık 10-12 günlük dönem. Ay ne kadar tama yakınsa gökyüzünü görmek de maalesef o kadar mümkün olmuyor. Olur da Ay varken fotoğraf çektiğinizde ise uzun pozlama yaptığınız için ışıl ışıl bir gündüz fotoğrafınız oluyor.
4- Lens ve pozlama süreleri. Dünya sürekli döndüğü için, evrendeki Dünya'ya göre sabit bir kümenin fotoğrafını çekmeye çalıştığınızda motion efekti söz konusu oluyor. Bunun için 500 kuralı isimli bir formül var. Buna göre, tam kare fotoğraf makinelerinde, lensinin odak uzunluğunu 500'e bölerek maksimum pozlama süresini bulabilirsiniz.
Örneğin 24 mm bir lens ile çekim yapacaksanız 500/24=20,833 sonucu çıkıyor. 20,8 saniyenin üzerindeki her pozlama yıldızları net bir şekilde pozlamanıza engel olacaktır. Yıldızlar kaymış olarak çıkacaktır.
5- Çekim ayarları, makinenizi tv yani enstantane modunda çekime ayarlamak iyi bir seçenek olabilir. Zira buradaki sabitimiz enstantane olacak ancak manuel modu daha büyük esneklikler için tavsiye ederim.
20 Saniyeyi sabit kabul edeceksek 1.4 diyafram ile çekime başlayıp yavaş yavaş iso arttırarak en fazla ışığın yakalandığı görüntüyü kaydetmeye çalışın. Canon 6d Mark 1 için bu değerler yaklaşık şöyle gerçekleşiyor:
Shutter: 20 Saniye
Diyafram: 2,8
Iso: 3200
Takdir edersiniz ki hatrı sayılır bir gren oluşuyor bunu da raw çektiğiniz için bir miktar denoise bir miktar da lightroomdaki yapay zeka gren azaltma ile azaltabilirsiniz.
6- Diğer önemli hususlar
- Eğer aynalı bir makine kullanıyorsanız vizörü kauçuk bir parça ya da tack it hamurları ile kapatmayı unutmayın aksi takdir de vizörden yansıyan ışık yine karenizi olumsuz etkileyecektir.
- Çekimi kumanda ile yapmanızı tavsiye ederim çünkü deklanşöre bastığınızda oluşacak mikro titreşim bile uzun pozlamada maalesef netliği kaybetmeniz yol açıyor. Eğer kumandanız yoksa 2-3 saniyelik gecikmeli deklanşör modu ile fena olmayan bir netlik yakalayabilirsiniz.
- Çekim esnasında otomatik gürültü azaltmayı kapatmanız çekilen görüntünün karta kayıt süresini kısaltabilir.
- Çekilen kare, karta tam olarak kaydedilmeden kamera hareketi başlamamalıdır.
- Kamera hareketinden sonra mikro titreşimin bitmesi için en az 3 saniye beklenilmelidir.
Time lapse ya da hyper lapse kurgusunda dinamikler çok çabuk değişiyor. o yüzden güncel trendleri ve uygulamaları takip etmekte fayda var. Ancak özet iş akışı şu şekilde: Çekimden sonra Lightroom ile bütün fotoğraflar brush ya da gradient toollar kullanılmadan jpeg olarak export edilir daha sonra da After Effects'den sekans olarak içe aktarılarak video olarak.export edilir. Lrtime lapse bu akış için iyi bir uygulama ancak oldukça pahalı.
22 Mayıs 2026 Cuma
Ayvalık Triatlonu 17 mayıs 2026
Severek dinlediğim Ayarı Kaçanlar Podcast serisinin ilk bölümlerinden birisinde konuşmacılar Hisler mi Veriler mi başlığı altında teknolojinin sunduğu nimetler neticesinde elde ettiğimiz kişisel sağlık verilerini ne derece dikkate alıyoruz ya da almalı mıyız yoksa hislerimize göre mi antrenman yapmalıyız konusunu tartışmışlardı. Her iki durumun da iyi ve kötü yanları vardı elbette.
Çok kısa olan spor serüvenimde ben de zaman zaman bu ikileme düşüyordum. Özellikle hasta olduğum dönemlerde nabzım, o an ürettiğim watt ya da o anki koşu tempoma göre oldukça yüksek çıkıyordu ancak benim hissiyatım ise her zamankinden farklı olmayabiliyordu. Bu durumda saatimin verdiği nabız değerlerine bakıp antrenmanın şiddetini azaltmalı mıydım yoksa kendimi iyi hissettiğim için devam mı etmeliydim? Ya da HRV değerleri yine belli dönemlerde kendimi oldukça iyi hissetmeme rağmen dengesiz seyrederken genel antrenman yükünü düşürmeli miydim yoksa her zamanki tempoya devam mı etmeliydim ?
...
Serik yarışının hemen öncesinde geçirdiğim enfeksiyon ve Şubat Mart ayları boyunca da göreceli olarak oldukça yüksek hacimli antrenman yüküm neticesinde Nisan 2026 itibarıyla Garmin saatim "Verimsiz" ve "Zorlanma Var" (Strained) ikazı üretiyordu. Özetle, aynı yoğunluktaki antrenmanlarımda nabzım daha yüksek çıkıyordu, uykularımda ise dinlenik nabzım normalden yüksek ve HRV değerlerim de normalden düşüktü.
Yarıştan önceki 10 gün boyunca hacmi üçte bir oranında azaltmış ve beslenme ile dinlenmeme çok dikkat etmeme rağmen bu durum düzelmemişti. Ancak yine de yarışta en iyi derecelerimi yapmıştım fakat bu durum yanıltmasın çünkü Serik, hem sezonun ilk yarışı hem de trainer faydasını kümülatif olarak göreceğim ilk yarıştı.
Serik yarışından yaklaşık 35 gün sonra Ayvalık yarışı vardı, Serik yarışı sonuçlarından ise oldukça memnundum. Bu kadar kötü Garmin gündelik sağlık metrikleri ile bu dereceyi aldıysam bir ay boyunca kendimi toparlayıp çok daha iyi dereceler elde edebilirim umuduyla Serik yarışından hemen sonra çok düşük yoğunluklu egzersizlere başladım. Yarıştan dört gün sonraki ilk Zwift antrenmanını toparlanma için 140 Watt civarlarında gerçekleştirmiştim ve benim için Efficiency Faktörü oldukça iyi bir antrenman sonucu elde etmiştim. Madem nabzım wattıma oranla düşük çıktı demek ki her şey düzeldi diyerekten hemen niyeti bozup, yaptığım planı daha ilk günden uygulamayıp uzun bir uyku üzerine ertesi gün FTP testi niyetine Alpe Du Zwift etabını kendime hedef olarak koydum. Hayalim 227 Watt olan FTP değerimi 230 Watt üzerine taşımak ve Ayvalık yarışına son bir ay boyunca bu değerlere göre yapılandırılmış antrenman planları ile hazırlanmaktı.
Ertesi gün, gece nöbetine gitmeden, antrenmana başlayınca bir gün önceki performansımdan eser olmadığını anlamam geç olmadı. Nabzım bir anda 180 lere gelmişti ama benim bırakmaya niyetim yoktu. Tam bir saatte tırmanışı tamamladım ve Strava gelmiş geçmiş en yoğun antrenman yükünü verdi. Öyle ki sürüşten sonra saatlerce nabzım 100'ün altına düşmemişti. Nasıl bir yanlış yaptığımı sonraki günlerde anlayacaktım. Birkaç gün antrenmanı tamamen kessem de ne dinlenik nabzım ne de HRV değerim normale dönmüyordu. Durum düzelmeyince kalbimde bir hasar oluştu endişesiyle çareyi kardiyoloğa gitmekte buldum. 24 Saatlik holter ve ritm gözleminden sonra bir aksilik saptanmadı ancak doktorun dediğine göre kalbimi biraz zorlamışım. Yine de Ayvalık'da yarışabilecektim ancak hacim ve yoğunluk düşürmemi tavsiye etti. Ben de tavsiyeye uydum ve yarışa kadar ve 160 nabız üstüne çıkmamaya çalıştım.
Kısır bir döngüye girmiştim, hacim azalttıkça fitness değerim düşüyor bu sefer de antrenmansızlıktan dolayı güçsüzleşiyor, hissiyat olarak da hem önceki yüksek tempomda koşamıyor ya da önceki FTP değerimi tutturamıyordum üstelik toparlanma metriklerimde hala bir gelişme yoktu.
Yarış haftası gelip çatınca artık hiçbir şeyi ciddiye almadan kendimce kısa ama yoğun birkaç antrenman ile Ayvalık'da iki gün önceden kampa girmek üzere yola çıktım.
Ne yazık ki bu sefer ailem yanımda olmayacaktı. Onların varlığı bana moral ve motivasyon verirken yarış ve yolculuk sürecini onlarla deneyimlemek bana ayrıca keyif veriyordu.
Onların yokluğunda tamamen toparlanma ve yarışa odaklanmaya karar verdim. Yarıştan önceki iki gün boyunca sadece 250 metre yüzerek wetsuit ve denize tekrar alışmaya çalıştım. Hiç fast food yemedim, alkollü içecek tüketmedim ve akşam 10'dan önce uyudum.
Yarış sabahı bir mucize gerçekleşti ve metriğim bir anda yeşil yani "Verimli" ye döndü, HRV değerim son bir buçuk ayın en yüksek değerindeydi. Uyku ve dinlenik nabzım da çok iyi durumdaydı.
İşte burada yine en başa dönüyoruz, hisler mi ? Veriler mi? Bu kadar metriğe bağımlı olmak doğru mu ?
Gelelim yarışa...
Yarış bu kez öğlen saat 12:00'de başlayacaktı hatta fazla katılımdan ötürü dalgalı başlangıç yapılma kararı alındı ve toplu start ve gun time yerine mat süresi esas alınacaktı. Açıkçası bu durum beni rahatlattı çünkü genel toplama göre iyi yüzemediğim için başlangıçtaki kaosta su yüzeyinde tutunmak zor oluyordu.
Değişim alanındaki işlerimi tamamlayıp wetsuiti giyip deniz kenarına geldim ve antrenör olduğunu tahmin ettiğim birisi yanıma gelerek wetsuiti iyi giyemediğimi bu şekilde yüzersem omuzlarıma çok direnç uygulayacağını ve bunun önüne geçmek için ayak bileklerimden itibaren daha da yukarı çekmem gerektiğini söyledi. Açıkçası bu tavsiyeyi duyduğuma sevindim zira bundan önceki bütün wetsuitli yarışlarımda kol döngümü tamamlayamıyordum, gerçekten de wetsuit direnç uyguluyordu. Hemen birkaç kez daha çekiştirdim ve ısınmak için suya girdim. Bunu Serik'de denemiştim ve faydasını görmüştüm. Starttan sonraki paniği daha hızlı atlatmaya yarıyordu yarıştan hemen önce suya girmek.
Mat süresi esas alınacağı için kendi dalgamın en sonuna geçtim mata kadar sakince ilerledim. Mattan geçip sürem başlar başlamaz denize girdim ve hemen yüzmeye başladım. Üç kol bir nefes gidiyordum, panik yoktu, bugüne kadar ki en iyi başlangıcımdı. Öyle ki ilk dubaya kadar yani 300 metreyi 5 dakikanın altında yüzdüm. İnanılmaz bir özgüven kazanmıştım. Şeytanın bacağını kıracaktım sanırım. Birinci dubayı dönerken yine bir can pazarı yaşandı ve dönüşle beraber neden hızlı geldiğimi anladım. Rüzgar kuzeybatıdan yani arkadan esiyordu ve yüzey akıntısı açığa doğru idi. İkinci dubaya olan mesafe yaklaşık 50 metre idi. Boğuşmaca ile son dubayı da dönüp kıyıya dönünce asıl zorluk başladı. Çok ciddi bir kafa akıntısı vardı. 2:00 olan tempom 3:00'a gelmişti, wetsuit direnç uygulamaya başlamıştı ve hiç değilse Serik'deki süremi geçeyim diyerek son metrelerde iyice yüklendim.
15 Saniye kadar süremi iyileştirdim, koşarak denizden çıkıp ve değişim alanına gelmeden wetsuitimi çıkarmıştım bile. Kaskı takip bisikletimle parkura girdim. Kendi adıma hızlı ve sorunsuz bir T1 tecrübe etmiştim.
Pedal çevirmeye başlayınca nabzımın o tempo için yüksek olduğunu fark ettim.
180!
220 watt basamıyordum bile. Yanımdan geçen küçük gruplara tutunuyor, keskin virajlardan sonraki atağı yapacak nabız kapasitem olmadığı için gruplardan kopuyordum. Dönüşlere pedal kesip girmeye ve sonrasında atak çekecek bir kalp atım rezervi bırakmaya çalışsam da nabızı düşüremiyordum. Serik'de geçtiğim atletler beni geçiyordu ve ben onların draftında dahi tutunamıyordum.
![]() |
| Sırıtıyor gibi görünsem de aslında can çekişiyorum. |
Yine de elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışarak etabı tamamladım, içim rahattı çünkü Serik ile Ayvalık yarışındaki kalp atış yoğunluğum ve yüküm birbirine çok yakın çıktı. Elimden geleni yapmıştım. Sırada ikinci değişim vardı.
Değişim alanları için iyi organize olduğumu düşünmeye başlamıştım ancak ayakkabının içinde ezilmesin diye yerleştirdiğim kalıpları çıkarmadığımı fark ettim. Bunlar bana yaklaşık 20 saniyeye mal oldu. Haricinde sorunsuz bir değişimle koşu etabına başladım. Nabzım 175 civarlarında idi ancak yine de gidemiyordum. Bacaklarımda ağrı ya da nefes nefese kalma gibi bir durumda ziyade bir tıkanma söz konusu idi. Sanki yokuş çıkıyor gibiydim. Tempo 5:45 ancak nabız 175!
Bisiklet ve yüzme sonrasında nabzın yüksek olmasının normal olduğunu ancak benimkinin yine de çok yüksek olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden olsa gerek Serik'deki gibi ilk iki kilometrede anca toparlandım ve yine negatif splitle yarışı bitirdim.
Tempom Serik'den biraz geride idi. sıralamam çok az düşmüştü ama birinciyle aramdaki zaman farkı benim lehime olduğu için Serik'den daha fazla puan çıkarabilmiştim.
Hisler mi Veriler mi ?
Kendi adıma edindiğim ders, eğer vücudumda iltihap yoksa, hasta değilsem ve akut antrenman yüküm dramatik derecede yüksek değilse bundan sonra verilere çok bakmama kararı aldım ancak; hastaysam ve genel performansıma göre nabzım çok yüksekse bu sefer antrenman akut yükü ve o anki şiddeti düşürmeyi deneyeceğim.
Bakalım sonrası nasıl olacak.
Bonus: Yarıştan bir gün sonra Midilli'ye giderek kendimi ödüllendirdim 😎
17 Nisan 2026 Cuma
Serik Triatlonu
2026'nın ilk yarışı, Henüz havalar tam anlamıyla ısınmış olmasa da sezonun açılış yarışının Antalya'da olması az da olsa bir rahatlama vermişti ancak bir Ankaralı olarak iyi bir yarış günü deneyiminden beklentim havanın yağmursuz olmasıyken rüzgar durumuna bakmamak daha doğrusu bakmak zorunda hissetmemek büyük bir tecrübesizlikti elbette. Özellikle yüzme ve bisikleti bu denli ilgilendiriyorken!
Yarışın olduğu dönem tam da "Balkanlardan gelen soğuk ve yağışlı hava kütlesinin" etkisinin fazlasıyla hissedildiği bir dönemdi. Bütün hava tahminleri iki haftadır yağmurlu gösterirken nasıl olduysa birkaç günde yağmurlu tahminlerin hepsi güneşliye döndü. Meraklısına, Antalya'da Nisan ayında ortalama yağmurlu gün sayısı 10 imiş.
Öte yandan bu yarışı sevgili ailemle beraber mini bir tatile çevirmiştik, sadece yarış değil de yarış sonrası birkaç gün için de önemliydi aslında havanın durumu. Üstelik İstanbul'da yaşadığımız dönemlerden çok sevgili arkadaşlarımız Semih ve Hatice ile oğulları Teo da eşlik edecekti bu minik tatilimizde bizlere.
Gelelim yarışa;
Yüzme
En son Alanya'da 1500 metreyi 35 dakikada yüzmüştüm, yarıştan hemen sonra hız kesmeden antrenmanlara başlamıştım ama nasıl olduysa yüzme formum bozuldu ve bir daha asla bu tempolara inemedim. Farklı antrenmanlar denesem de sonuç değişmedi ve çareyi bir kez daha özel ders almakta buldum ama maalesef bu kez hiç verim alamadım. Yüzmede bir duvara çarpmış gibiyim ve ne yaparsam yapayım değil ileri gitmek sürekli geri gidiyorum, sürelerim her antrenmanda bir öncekinden kötü çıkıyor.
Yüzme, bisiklet ve koşudan farklı olarak salt hacime ağırlık verince gelişmiyor maalesef, tıpkı dans etmek gibi oldukça teknik ve kabiliyet isteyen bir branş. Benzeri diğer performatif branşlarda kamera ile ya da dört bir yanı aynalarla çevrili antrenman salonlarında sürekli kendinizi izleyerek çalıştığınız için hatalarını görmeniz ve düzeltmeniz daha kolay oluyor. Ancak yüzme de maalesef durum böyle değil. Çekime izin verilen bir havuzdaysanız ve diğer kullanıcıların da rızasıyla kendi videonuzu çekebilirseniz gerçekten şanslı bir azınlıktasınız demektir.
Yarış için hedefim 17 dakika altında bitirmekti ama bahsettiğim performans kayıplarından ötürü 18 dakikanın altını görürsem sevinecektim.
Yarış sabahı daha önceki yarışlarda uyguladığım check listimi uyguladım ve otelden çıkıp 100 watt altında pedal çevirerek değişim alanına doğru yola çıktım. Hazırlıkları tamamlayıp en son yaklaşık sekiz ay önce giydiğim wetsuitin sırtını bir başka atletin yardımı ile kapatıp deniz kenarına doğru ilerledim. Antalyalı bir başka atlet ise denize girmem gerektiğini hatta bunun bir tavsiye değil zorunluluk olduğunu çünkü su soğuk olduğu için şok etkisini azaltmam gerektiğini söyledi. Gerçekten de çok sayıda atlet suya girmişti. Gönülsüz de olsa ben de girdim ve gerçekten de Gelibolu'da yaşadığım o ilk şoku burada atlatmamın faydalı olacağını anlamam geç olmadı.
Kuvvetli bir kuzeybatı rüzgarı hakimdi, Strava kayıtlarına göre yaklaşık 16 km hızla esiyomuş, deniz yer yer kabarıyordu. Az önce bahsettiğim Antalyalı arkadaş, rüzgar sağdan estiği için en sağdan çıkıp ilk dubaya doğru hafifçe sağa yönelerek gitmemiz gerektiğini söyledi, çünkü deniz yüzeyinden de açıkça belli olduğu üzere azımsanmayacak miktarda akıntı da vardı.
Geri sayımla beraber denize koştuk tam 182 atletle beraber suya girmişim. Çok avantajlı bir yerden çıktığım için ve çok hızlı yüzemediğim için ilk 250 metreyi resmen göğüs göğüse yüzdük. Tekmelerden ve kollardan kendimi savunmak için çok çaba sarfettim. Bu yüzden mi yoksa denizin biraz çalkantılı olmasından mı anlamadım dakikada tam 30 kulaç atmışım. Bugüne kadar ki en hızlı kadansım, tabiki verim ise çok ama çok düşük. 750 metrenin hiçbir yerinde tam bir süzülüş yapamadım, ön kolum sürekli düştü, çekiş aşaması hep yarım kaldı. Neden bilmiyorum bir türlü ritmimi bulup sakinleşemedim. Yaşadığım panik ya da korku değildi ama sakince yüzemiyordum.
19 dakikada sudan çıktım, beklentimin bir dakika gerisinde ancak nabzım tam 184!
Nabzım o kadar yüksek ki sarhoş gibiyim, değişim alanına giderken sürekli sayıklıyorum, anlamsız kelimeler söylüyorum, kameralar değişim anında beni çekiyor ama ben hala sayıklıyorum.
Bisiklet
Spd ayakkabıları pedal üzerine lastikle bağlamıştım, bisiklete biniyorum ama hala sayıklıyorum
-Kurumam lazım! Kurumam lazım!
Hava çok soğuk, üşüyorum.
Parkura çıkar çıkmaz kuvvetli bir kafa rüzgarı karşılıyor. Ne kadar küçülsem de rüzgar beni omuzlarımdan geriye itiyor. İlk dönüşü yapınca rüzgar bu sefer yandan vuruyor ve resmen sağımdaki atletin üzerine doğru fırlatıyor beni. Neyse ki bu sektör çok kısa, bir dönüşle daha turun en uzun bacağı başlıyor. 2.5 dakika boyunca rüzgarı arkadan alarak 40 km üstü süratlere rahatlıkla çıkıyorum, karbon jantlar o müthiş türbülans sesini çıkarmaya başlıyor.
![]() |
| Sırıtıyor gibi görünsem de yüksek nabızla başetmeye çalışıyorum. |
Kış boyu Zwiftle antrenman yapmıştım, ve iki ay önce de hem bisikleti hem de jantları yenilemiştim. Güncel durumda 172 cm boy, 69 kilo Bir saatlik en yüksek güç çıkışım 220 watt.
Toplam beş turu çoğunlukla draft etkisinde geçirerek 174 watt ile 37 dakikada bitiriyorum. Şu ana kadar ki en iyi bisiklet sürem. Artık orta sıraları zorlamaya başlıyorum.
Temiz ve sorunsuz bir T2 ardından koşu etabına başlıyorum, Atatürk koşusundan sonra biraz daha tempo antrenmanı yapmıştım ama koşuda benim için asıl sorun hızlı olmaktan ziyade yorulan daha doğrusu dağılan vücudumun koşuda tutunamamasıydı.
Parkura girer gitmez yerdeki gölgemden formumu kontrol ediyorum, belimden sağa sola doğru inanılmaz bir yalpalama var, genelde uzun koşulardan sonra gelişen bu yorgunluk yine beni yakaladı. Kuşkusuz spora görece geç başlama ve tecrübesizlik nedeniyle yaklaşık bir saatlik 175 üstü nabızlı efordan sonra vücut bu yükü kaldıramıyor. Diyaframım sıkışmış vaziyette, Melek ve Güneş'i parkur başından selamladıktan sonra ilk su istasyonunu geçip yürümeye başlıyorum. Daha önce hiçbir triatlon müsabakasından yürümemiştim ama 30 saniye kadar yürümek bana çok iyi geliyor. Nabzım az da olsa düşüyor ve biraz kendimi motive edip yine şimdiye kadar ki en iyi koşu etabım ile negatif split yapıp yarışı tamamlıyorum.
Sonuç benim açımdam muazzam, 87 dakikada bitirmişim, yaşta 10/18 genelde 112/175 olmuşum.
Yaklaşık 1.5 yıldır düzenli yapmaya çalıştığım egzersizlerimin böylesi bir noktaya gelmesinden çok ama çok mutluyum.
Okuduğunuz için teşekkürler.
Fotoğraflar: Yağız Gürtuğ
3 Ocak 2026 Cumartesi
90. Büyük Atatürk Koşusu 2025
Türkiye'nin en eski koşu yarışı... Atatürk'ün Ankara'ya ayak basışının şerefine pandemi dönemi dahil tam 90 yıldır devam eden bir gelenek. Her ne kadar son yıllarda eski parkurunda koşulmasa da yine de katılımcıları tarafından büyük bir coşkuyla icra edilmekte ve büyük bir hevesle beklenmektedir.
Bir sene önce gerçekleştirilen Atatürk koşusu benim katıldığım ilk koşu yarışıydı, o zamanlar çok tecrübesiz (hala da tecrübeli olduğum söylenemez) ve bir o kadar da tedirginlikten olsa gerek yarışı tamamlayabileyim yeter diyerek koşmuş, parkurun yokuş olmasından istifade ederek 5:30-6:00 tempo arasında gitmekten çekinmemiş ve neticede 54 dakikada yarışı bitirmiştim.
Aradan geçen bir yılda yaklaşık 10 farklı triatlon ve koşu yarışına katılmış bir master atlet olarak bu yarışı 5:00 ortalama temponun altında bitirmeyi hedeflemiştim. Bu yarıştan yaklaşık üç ay önce koşulmuş olan ve görece daha az eğimli ve de simetrik bir parkur olan Runkara'daki derecem 5:06 tempo ile 51 dakika idi.
Haftada iki ya da üç gün koşuyordum. Bir tanesi tempo antrenmanı diğeri ise rahat koşu idi. Tempo antrenmanında kademeli olarak 4:45 tempo ile 4 kilometreye kadar hacim arttırarak koşabilmiştim. Atatürk koşusunda 10 kilometrede yaklaşık 300 metrelik irtifa kaybı vardı, planlamalarım tutarsa hedeflediğim tempoyu yakalayacaktım hatta tüm parkuru (10.8 km) 50 dakika altında koşmak dahi hayallerimi süslemeye başlamıştı.
Yarış haftasında hacmi iyice azalttım, sadece bir kez havuza gittim bir kez de düşük nabızda trainer antrenmanı yapmıştım. Tek bir sorun vardı, yarış, başkanı olduğum derneğin iki farklı yıl sonu programının tam ortasına denk gelmişti. Üstelik bir de yarışın öncesindeki gece mesaim vardı. Kısacası üzerimde haftalık antrenman yükü olmasa da günlük uykusuzluk ve muhtemelen hrv dengesizliği olacaktı.
Son olarak yeni aldığım ayakkabılardan da bahsetmek istiyorum. İyice kendime güvenim gelmiş olacak ki karbon plakalı bir ayakkabı edinmeye karar verdim ve deneyerek almak istediğim için Asics ya da Adidas'a yönelmeden Ankamall Nike mağazasına giderek bir çift Nike Vaporfly 4. seri aldım.
Gelelim yarışa;
Gar binasının önünden bizleri Dikmen'e çıkaracak belediye otobüsünlerinden boş olan bir tanesine bindim, her otobüse koltuk sayısı kadar atlet alıyorlarmış ve otobüslerdeki iki tane gönüllü genç arkadaş atletlerin kit numarasını bir listeye yazarak yarış sonunda sadece kayıtlı olan kişileri otobüse alacakları konusunda bilgi verdi. Dışarıda müthiş bir ayaz vardı ve termometreler -3 dereceyi işaret ediyordu. 900 metre rakımda, şehir merkezinde, soğuğu bu denli hissediyorsak 1200 metrede kim bilir ne ile karşılacaktık.
Epey tecrübeli master atletle dolu bir otobüse denk gelmiştim ve bunun verdiği mutlulukla, onlarla sohbet ederek Dikmen'e doğru yola çıktık. Dikmen'de yerler karla kaplıydı, parkur açıktı ama havadaki dondurucu ayaz gizli buzlanma ihtimalini arttırıyordu.
Yarış günü yapılacakları, uyandığım andan itibaren teker teker planlamak beni çok rahatlatıyor, bu yarışta da aynısını yaptım ve uyandığım anda start anına kadar yapmam gereken her şeyi aşama aşama not aldım ve notu da harfiyen uygulamaya çalıştım.
Yarışa yaklaşık 20 dakika kalmıştı, esneme ve gerdirme çalışmalarını otobüste yaparak birkaç dakikalık bir ısınma jogu ve iki tane de yaklaşık 10 saniyelik son sürat primerleri yapmak için otobüsten indim. Bu alıştırmaları herhangi bir programa dayanarak yapmıyorum, Zwift'deki ısınmalarda kısa ama şiddetli seansların kasları hareketlendirdiğini okuduğumdan beri bunları yapmaya çalışıyorum; Ancak belli bir hedef dahilinde yarış koşacaksanız bir antrenörden yardım almanızı tavsiye ederim. Profesyonel ya da rekabetçi bir hedefim yok, yeni keşfettiğim bu deryada, bu şekilde tabiri caizse "debelenmek" bana inanılmaz bir keyif veriyor.
Geçen yıla kıyasla büyük bir kalabalık vardı, önlerden çıkmaya çalışmayacaktım ama arkalarda da kalmamaya çalışacaktım çünkü Runkara'da epey geriden çıkmıştım ve 6:00 tempoda gidebilmek için dahi fazlaca zigzag çizmek zorunda kalmıştım. Başlangıç için yerimi aldıktan sonra nefes egzersizleri ile nabzımı düşürmeye çalıştım. Artık yarışlarda nabza odaklanmamaya çalışıyorum çünkü hep olduğundan ya da beklediğimden yüksek çıkıyor.
Yarışın başlaması ile parkurun en soluna doğru koşarak ilerlemeye başladım. İlk 4 km hedefim 18 dakika idi. Nabız ya da tempoya bakmadan birkaç dakika koştum, o esnada Garmin'den klasik performans bildirimi geldi. +4'ü görünce sevinmedim desem yalan olur ve iyice gevşeyerek birinci kamikaze yokuşuna girdim. Artık zigzaga gerek kalmamıştı, ayakkabı görevini yapıyordu, kısa ama sık adımlar atmaya çalışıyordum. Yokuşun ortalarında tempomu 3:30'larda görünce bir kez daha sevindim, nabzım ise 170 civarlarında idi. Eğimsiz bir zeminde bu tempoyu sadece interval antrenmanlarda görürken nabzım ise 400 metre sonunda 185 lere geliyordu. Yokuşun avantajını kullanmaya çalışıyordum.
Nabzımı yaklaşık 15 aydır Garmin hrm pro plus nabız bandından ölçüyordum ve hiç sorun yaşamamıştım ama sanırım vücut kompozisyonunun değişmesinden ve biraz da hızdan kaynaklı ilk kez nabız bandı göbeğime doğru düştü. Birkaç kez yerine doğru kaldırmaya çalışsam da fayda etmedi. Bu esnada ikinci ve daha dik olan yokuşu da salimen tamamlamış ve Türkocağı caddesine gelerek ilk 4 kilometreyi bitirmiştim. Hem de hedef süremden tam 45 saniye önce yani 17 dakika 15 saniyede. Yarışın kalan kısmında eğim azdı, 5:20-5:30 tempoyu çok fazla aşmadığım sürece hedefime ulaşabilecektim.
Milli Kütüphane'ye yaklaşırken göğsüm sıkışır gibi oldu, biraz tedirgin olmuştum. Bu hissiyat Zwift antrenmanlarında da zaman zamaan oluyordu ve iki farklı kardiyolog, efor, eko, ekg ve muayeneden sonra herhangi bir bulguya rastlamamıştı ama yine de tedirgin oldum ve biraz hız düşürdüm. Tıp bayramı koşusunda da benzer bir durum yaşamıştım, son kilometrede, göğüs kafesimin altında dayanılmaz bir ağrı hissetmiştim ve birkaç dakika yürümek zorunda kalmıştım.
Anıtkabir arkasındaki hafif rampayı da tırmanıştan sonra kontrollü bir biçimde 5:00-5:20 tempo aralığında gitmeye devam ettim. Hesaplamalarıma göre 50 dakikanın altında bitirecek gibiydim ama bunun için biraz hıza ihtiyacım vardı. Tandoğan meydanına dönünce son bir sprint ile hızlandım ama TCDD dönüşünü yapınca aynı ağrı beni yine yakaladı ve 5:30 tempoya kadar yavaşlayarak yarışı bitirdim. Süre benim için inanılmazdı: 50:00
Yarış tempom 4:39 idi, 1k'dan 10k'ya ve parkura kadar en iyi derecelerimi yapmıştım ve hedefime varmıştım ancak bütün yarışı 50 dakika altında koşmayı bir saniye ile kaçırmıştım. Tabiki aşırı mutluydum ve madalyayı alıp, soğumadan hafif jogla önce otobüse gidip üstümü değiştirdim. sonra da madalyamla bir fotoğraf çekinerek gelecek senenin hayallerini kurmaya başladım bile.
Yoğun bir iş temposu, sivil toplum faaliyetleri arasında spora zaman ayırmayı sevgili eşim ve oğluma borçluyum, bu başarımı onlara ithaf ediyorum, iyi ki varlar.
6 Kasım 2025 Perşembe
Alanya Triatlonu
İstanbul Triatlonu üzerinden yaklaşık iki ay geçmiş. Aklımda sadece güzel anılar kalmış, hoş kötü bir an hiç yaşamamamıştım zira yarış beni daha önce katıldığım yarışlar kadar zorlamamıştı. Sanırım yarışmayı ve öncesinde dinlenmeyi öğreniyordum ve gelecek sezon daha konforlu yarışabilecektim.
Yarış sonrası özellikle eylül ayı boyunca yüzmeye ağırlık vermiştim ve biraz da sürelerim iyileşmişti. Düzenli trainer antrenmanları ile ftp değerim de birazcık artmıştı. Rahat duramayıp, sezonun son yarışı olan Alanya’nın parkurlarını incelemeye bile başlamıştım ama Alanya'da yüzme etabında 1500 metre sabit parkur vardı; yani İstanbul gibi bir noktadan girip bir diğer noktadan çıkabileceğimiz bir rota söz konusu değildi. Belki wetsuitle konforlu yüzebilirdim ama su sıcaklığı 25 derecelerde idi ve yarış gününe kadar limitlerin altına inmesi zor gibiydi. Bisiklet etabı ise dümdüz idi, İstanbul’dan daha zor ne olabilir ki diyerekten cesaretimi topladım ve yarışa kaydoldum. Hedef yine aynı: sağlıkla bitirmek...
Haftada iki gün havuza gidiyorum. İkisinde de aynı antrenmanı yapıyorum. Toplamda 1100 metrelik yarısı el paleti ile yüzme ve tempolu yüzme, kalan yarısı da ısınma ve soğuma ile ters taraftan nefes alma. Mevcut rekorum 50 metreyi 57 saniyede yüzmek. Tabi mesafe uzadıkça süre neredeyse yüzde 40 artıyor. Rekabetçi yarışmadığım için ve gelişimden ziyade kilo kontrolü ve sağlıklı yaşama odaklandığım için benim açımdan iyi süreler ☺️
Bisiklete zwift dışında hiç binmiyorum. Haftada bir gün o haftanın rotasını free ride ile sürüp vites değişkenliği yapıyorum. İki ya da üç kere de erg modu açık olacak şekilde hazır antrenmanlar yapıyorum. Birisi genelde tempo ya da vo2max olurken birisi sakin birisi de o haftanın yoğunluğuna göre daha şiddetli ya da çok daha sakin olabiliyor.
Koşu ise en az zaman ayırdığım branş. Haftada bir kez kesin ama iki kez nadiren koşuya çıkabiliyorum. Zaten yüzmeye giderken harcanan zamanla birlikte haftada yaklaşık yedi sekiz saat spora ayırıyorum mevcut çalışma ve çocuk yetiştirme üstüne bir dernek koşullarında daha fazlası benim için fazlasıyla yıpratıcı olmasından tedirginim, amaç basit, düşük yoğunluklu sürekli spor hayatı 😎
Gelelim yarışa, cumartesi sabahı uykumu iyice alarak uyandım ve çok geç kalmamaya çalışarak hazırlandım. Alanya çok uzak değildi Ankara’dan ama Antalya’ya uğrayıp yeni bir trisuit almak istiyordum. Planlamayı yaptım, Rahat ve sakin bir yolculuğun ardından akşama doğru Antalya'dayım. Hemen ilgili mağazaya gidip alışverişimi yaptım ve navigasyona Alanya’daki otelimi yazdım. Çıkan süre beni biraz şaşırttı. Yaklaşık 2.5 saatlik yolum vardı. Hedefim Alanya’ya hava kararmadan varıp parkuru incelemek iken neredeyse uyumayı planladığım saatte Alanya’da olabilecektim. Yeri gelmişken belirteyim, bu rotayı kullanmak zorunda olmayacak bir plan yapmanızı öneririm çünkü yol boyunca yaklaşık 20 tane kırmızı ışığa yakalandım ve o mesafenin neden 2.5 saatte gelindiğini sıkıcı ve konforsuz bir yolculuktan sonra anladım.
Bir diğer aksiliği de şehire girince yaşadım. Bir müsabaka için şehir değiştirenler az sonra anlatacağıma aşinadır; parkur düzenlemesi nedeniyle şehir içinde her yol kapalıydı. Arabayı park edecek otopark dahi kalmamıştı. Otele iki kilometre mesafedeki bir sokak arasına arabayı park ettim, bisikleti kurdum ve bisikletle otele gidip giriş yaptım. Hemen hazırlık yapıp uyumak arzusundaydım ama yeni aldığım trisuiti arabada unuttuğumu fark ettim. Tekrar bisikletle o yolu gitmek istemedim ve biraz yürüyüp taksi çağırıp aracıma gittim ve trisuiti aldım.
Yeni satın alınan ve daha önce denenmeyen ekipmanların ilk kez yarışta kullanılması çok önerilen bir şey değildir. Bu hususu çok önemsesem de ilk trisuitimin belden aşağısı pembeydi ve koyu renk tayt kısmı olan bir suitle yarışmak beni daha konforlu hissettirecekti, mecbur bu riski aldım.
Ertesi sabah için hazırlıklarımı tamamlayıp istirahata çekildim.
Yarış Sabahı
Yarışlara gitmeden önce, evden çıkarken ve yarış sabahı kaldığım odadan çıkarken almam gerekenler ve yapmam gerekenler ile alakalı bir checklist hazırlamıştım İstanbul’da, bunun faydasını çok gördüm ve Alanya’da da harfiyen uyguladım.
Kitimi değişim alanı girişinde aldıktan sonra son hazırlıkları da tamamladım ve deniz kenarına gidip startı beklemeye başladım.
En gergin anlar, geri sayım ve sirenler eşliğinde denize koşuyoruz. Suya girdikten sonra yaklaşık ilk 30-40 metre civarında koşuyoruz, bu esnada nabzım 170 lere gelmiş, birkaç kez kurbağalama dal çık yaparak nihayet kulaca başlıyorum ancak Mudanya’dan beter bir panik yaşıyorum ilk bir kaç saniyede. Su çok sıcak, inanılmaz bir mazot kokusu var ve tam 150 kişi aynı anda suya girip tek bir dubaya doğru yüzdüğümüz için resmen sıkıştık. Tekmelerden kendimi sakınıp, bir aralık bulup biraz da ritmimi düşürüyorum ve nabzım yerine geliyor. Bu esnada ilk dubayı dönüp kıyıya paralele geçip sonra da diğer dubaları dönüyoruz. Artık yön bulma konusunda daha deneyimliyim. Sadece kıyıya çıkıp tekrar giriş yapacağımız alanı göremiyorum gözlüklerim olmadığı için onda da kalabalık nereye giderse oraya gidiyorum ve tekrar yürümeye başlıyoruz. Kıyıda kırmızı bir duba görüyorum, önümdeki atletler çıkıp etrafından bir tur tekrar giriyorlar. Aynısını yapıp daha özgüvenli bir biçimde ikinci tura başlıyorum ve normalde pozitif split yaparken bu kez negatif ile yüzmeyi bitiriyorum. 35 dakika 21 saniye.
Sorunsuz bir değişim yapsam da bisiklete binmem ile ayakkabıyı pedal üzerinde düz konumda tutan lastik kopuveriyor. Mecburen birkaç saniye durup giyiyorum ayakkabıyı ama çok bir zaman kaybetmedim keyfim yerinde hatta şu zamana kadar ki en hızlı t1 süremi yapmışım: 1 dakika 21 saniye. Yaş grubumda altıncıyım ☺️
T1'den çıkıp kilitli parke taşlı yola çıktıktan sonra bir kaç kez sarsılıyorum. Önemsemiyorum zira bunlar istisnaidir 40 kilometre boyunca böylesi bir parkurda bizi yarıştırmazlar heralde diye düşünsem de kilometreler geçtikçe yol düzelmiyor ve artık bu durumu tam kabullenecekken asfalt yol başlıyor biraz ilerliyoruz sonra da ilk dönüş geliyor. Yolun yaklaşık yarısı bu şekilde geçecek, kendimi ayarlıyorum ve pedallara asılıyorum.
İstanbul yarışı için aerobar sipariş etmiştim, ancak sanırım bisikletimin geometrisi çok uygun değil zira verimli kullanamıyorum. Sele geride ve uzanma mesafesi uzun olduğu için, aerobara yatınca pedallar ileride kalıyor ve kadansım düşüyor. TT bisikletlerde sanırım pedallar selenin altına yakın bir konumda olmasından ki bar taburesinde oturur bir pozisyonda saatlerce pedal çevrilebiliyor. Ancak ben aerobarı kullanınca pedal çeviremediğim gibi çok öne uzandığım için yolu da göremiyorum ve düz gidecek bir denge sağlayamıyorum. Alanya'da da aynısı olunca tam o anda aerobarı artık sadece evde antrenmanlarda kullanma kararı aldım ama yarışta bu fazlalıkları çıkarma gibi bir imkanım yoktu. Çoğunlukla drop barlarda giderek 30 km/s ortalamayı tutturmaya çalıştım. Parke taşlarda hızım biraz düşse de asfaltta biraz hızlandım. Bir matara karbonhidratlı su bitirdim. İki adet de jel tükettim. Bugüne kadar ki en konforsuz ama en hızlı bisiklet derecemi yaptım ve 30 km ortalama hız ile 37 kilometrelik parkuru 74 dakikada bitirerek T2'ye girdim.
Bisikletimi ters astım, kaskımı çıkarıp hemen ayakkabıları giydim ve 72 saniyede T2'den çıktım. Koşmaya başlayınca, Ankara ya da Gelibolu yarışlarında tecrübe ettiğim bir his beni yakaladı. Gövdem ağrıyordu. Bir bütün olarak belim ve ön gövdemin alt kısmı. Sanki dayak yemiş gibiydim.
Ankara ya da Gelibolu'daki gibi bisikletten çok yüksek nabızla inmesem de parke taşın konforsuzluğuna yordum. İstanbul'da böyle bir şey yaşamamıştım ama yeniden yaşamak canımı sıkmıştı çünkü koşamıyordum. 5:50 ile başlayan tempom kilometreler geçtikçe 6:30'a kadar gerilemişti. Bir de üstüne kaçıncı turda olduğumu unutmuştum. Son tura girerken saatim 7 küsür kilometrelerde olduğumu gösteriyordu.
Bir tur 1.5 km civarıydı. Tam 10 km koşmayacağımızı biliyordum ama bir çok atlet bunun gibi tur hataları yüzünden ya eksik koşup diskalifiye oluyor ya da fazla koşuyordu. Çiplerden geçerken hakemlere kaçıncı turumda olduğumu görüp görmediklerini sordum bilmediklerini söylediler. Ama emindim, reglaman da 9 küsür km'lik bir parkur belirtilmişti. Ne olacaksa olsun dedim ve son turdan sonra bitiş alanına yöneldim. İsmim okundu ve sağlıkla bir müsabakayı daha bitirdim. 56 dakika. Toplam süre 2 saat 48 dakika.












