Sayfalar

17 Ağustos 2012 Cuma

Heroic Journey [Bölüm I]


Üniversiteden mezun olunca insan ilginç bir telaş içerisine giriyor ve olmak istediğini değil de olması gerektiğini oluyor hayatta. Ben de muhtemelen sistemin bana dayattığı şekilde hayatımı idame ettireceğimden işe girmeden önce kendimce bir tatil yapayım istedim. Kısıtlı bütçe ve zamanla ancak bir Marmara gezisi planlayabildim. Buna göre 9 Ağustos Perşembe sabahı yola çıkılacak, İstanbul'da sistemin kurbanı olmuş ve bir işe yerleşmiş bulunan arkadaşlarım ziyaret edilecek arkasından da bir kaç günlük bir kamp yapılacaktı Güney Marmara'da.

Bu yazıyı çeşitli motosiklet ve gezi sitelerinde de yayınlayacağım için yazı boyunca gittiğim mekanlarla ilgili menü ve fiyat anektodları ile motoruma dair teknik anektodlar da aktardım, dilerim ki sıkılmazsınız.

Heroic Journey

Bölüm I
 İstanbul 

"İstanbul, önünde şair ile arkeologun, diplomat ile tüccarın, prenses ile gemicinin, Kuzeyli ve Güneylinin, hepsinin aynı hayranlık duygusuyla haykırdığı evrensel ve son derece büyük bir güzelliktir. Bütün dünya, bu kentin dünyanın en güzel yeri olduğu düşüncesindedir."
(Edmondo De Amicis)
İstanbul, önünde şair ile arkeologun, diplomat ile tüccarın prenses ile gemicinin, Kuzeyli ve Güneylinin, hepsinin aynı hayranlık duygusuyla haykırdığı evrensel ve son derece büyük bir güzelliktir. Bütün dünya, bu kentin dünyanın en güzel yeri olduğu düşüncesindedir. (Edmondo De Amicis)

Kaynak: İstanbul ile ilgili Sözler
http://www.guzelsozlerin.com/istanbul-ile-ilgili-sozler.html
İstanbul, önünde şair ile arkeologun, diplomat ile tüccarın prenses ile gemicinin, Kuzeyli ve Güneylinin, hepsinin aynı hayranlık duygusuyla haykırdığı evrensel ve son derece büyük bir güzelliktir. Bütün dünya, bu kentin dünyanın en güzel yeri olduğu düşüncesindedir. (Edmondo De Amicis)

Kaynak: İstanbul ile ilgili Sözler
http://www.guzelsozlerin.com/istanbul-ile-ilgili-sozler.html
İstanbul, önünde şair ile arkeologun, diplomat ile tüccarın prenses ile gemicinin, Kuzeyli ve Güneylinin, hepsinin aynı hayranlık duygusuyla haykırdığı evrensel ve son derece büyük bir güzelliktir. Bütün dünya, bu kentin dünyanın en güzel yeri olduğu düşüncesindedir. (Edmondo De Amicis)

Kaynak: İstanbul ile ilgili Sözler
http://www.guzelsozlerin.com/istanbul-ile-ilgili-sozler.html
İstanbul, önünde şair ile arkeologun, diplomat ile tüccarın prenses ile gemicinin, Kuzeyli ve Güneylinin, hepsinin aynı hayranlık duygusuyla haykırdığı evrensel ve son derece büyük bir güzelliktir. Bütün dünya, bu kentin dünyanın en güzel yeri olduğu düşüncesindedir. (Edmondo De Amicis)

Kaynak: İstanbul ile ilgili Sözler
http://www.guzelsozlerin.com/istanbul-ile-ilgili-sozler.html




Çeşitli kamp gereçleriyle motorumu dolduracağımdan valiz hazırlamak yerine, motorumun yan çantalarını valiz olarak kullanmakta karar kıldım ve bir gün öncesinde motorumun bakımı yapılmış, tüm her şey hazırlanmış vaziyetteydi.


 KGS kartını kullanrken zamandan tasarruf etmek istediğimden ve cüzdanıma ulaşmak zor olduğundan kendime bir boyunluk hazırladım, hatta bunun yanında bir de künye oluşturdum ve nereye gittiğimi, acil durum telefon numaralarını ve kan grubunu yazdım ki bir kaza anında ilk yardım için gelenlere kolaylık olsun diye.


 Ağustos sıcağında dahi korumalı kıyafetlerden şaşmadım ve tam korumalı pantolon ile deri ceketimi giyindim.


 İlk duruş Akıncı gişelerinde


 Yeri gelmişken belirtelim, Ankara-İstanbul arası, otomobille 15 lira tutuyor ancak motosikletle daha ucuz fakat yeterli araştırmayı yapamadığım için binek araba kartı aldım.

 Saatte 105 km'yi aşmadığım sürece motor 4-5 litre arası yakıyor ancak 110'u aştığımdan itibaren 6,5 litreye kadar çıkabiliyor ortalama yakıt tüketimi, e bu kadar yavaş giderken de insan daha çok yoruluyor ve 70-80 km'de bir durup kıçını dinlendirmek istiyor.


 İlk molam Kızılcahamam'da, Salim abi servis noktasında çalışan bir görevli ve kendisinden Beypazarı sodası isteyince oldukça alındı.


 Durduğum yer tesis açısından mütevaziydi ve park alanı çok büyüktü yani kamyoncular için oldukça ideal bir yerdi. Hatta benden başka ne bir motorcu ne de binek araba gördüm.


 Bolu Dağı tünelindeyiz, tünelin uzunluğu üç kilometreyi biraz geçiyor ve sürekli virajdan oluştuğundan en fazla 100-150 metre ilerisini görebiliyorsunuz. Zaten tünelde azami hız 80 kilometre ancak sürekli viraj çizgisinde seyreden kamyonlar yüzünden bu hızın dahi bir motorcu için en azından benim tarzımda motor kullanan bir motorcu için çok olduğu kanaatindeyim. Tünelde yankılanan aksak ritm egzost sesim ise beni benden alıyor.


 Çıkmadan evvel yol-hava durumuna bakmıştım, Sapanca civarlarında sıkı bir yağmur gözüküyordu nitekim o yağmur beni yakaladı. Düzlükte bulduğum ilk köprü altında yağmurun dinmesini bekledim.


 Ancak çok gitmeden ikinci ve daha şiddetli bir yağmura yakalanınca bir benzinliğe çekip yarım saat kadar bekledim, bu esnada masaj koltuklarını keşfettim ve yolculuğum bitene kadar bozukluklarımın tümünü bu koltuklara yatırdım.


 Az önceki fotoğrafta camdan yansıyan vatandaş da yağmurdan nasibini elma toplarken almış, kısa bir muhabbetten sonra bana iki tane elma ikram etti, doğrusu ufakken babannemin bahçesinde yediğim ekşi elmaların tadını aldım.





 Elmaları yedikten sonra bir kez daha koyulduk yola ancak az sonra başıma gelecekten habersizdim tabikii de.


 Hayatımda maruz kaldığım en şiddetli yağmur ve gökgürültüsü Sapanca'ya 30 kilometre kala karşılamıştı beni ve yalnızca saniyeler içerisinde ayakkabımın içerisine kadar ıslanmıştım. Bulduğum ilk servis alanına motorumu çektim, yetmedi biraz da emri vaki yaparak restoran'ın içine kadar aldım motoru. Allahtan adamlar bir şey demedi, üstüne çay bile ikram ettiler.


 Kamil abi orada çalışan bir görevli, daha önce artçı olarak yaşadığı hız tecrübelerini aktardı bana çayımı yudumlarken. Kısa muhabbetten sonra depo üstü çantama aldığım yedek iç çamaşırı ve çoraplarımı değiştiriyorum ve tekrar yola koyuluyorum.


 Kara bulutlardan sıyrılıp nihayet Sapanca'ya varıyorum. Hava ise iyice sıcaklaştı ve dahası nemlendi.


 Ve boğaziçi Köprüsündeyim. Az sonra üzerinden ilk kez motorla geçecek olmanın heyecanını yaşıyorum.


 Diğer motorcular sürekli emniyet şeridinde seyrediyordu, sorduğum polisler de motorculara karışmadıklarını söyledi. Zira diğer köprü tadilat altında ve motorcuları da normal şeritlere yönlendirirseler trafik iyice keşmekeş olur. Keşmekeş olur çünkü İstanbul'da gerçekten çok motor var.


 İlk ziyaretim Merve'ye. Merve okuldan arkadaşım ve kendisine sürpriz bir ziyaret gerçekleştiriyorum.


 Çalıştığı yerin manzarası ise, takdir edersiniz ki, oldukça harika.


 Yanında fazla kalamıyorum zira uğrayacağım daha çok insan var, hemen güzel sunumlu kahvesini içip Galata'ya doğru yola çıkıyorum.


 İstanbul'a her konser için gittiğimde, dinlediğim müzik gruplarının tişörtüyle Dolmabahçe Sarayı önünde bir fotoğraf çekilirim bu sene de motosikletime kısmet oldu.


Ekşisözlük'deki motorcu yazarlarla buluşuyoruz, Galata Kulesinin hemen dibinde amfi şeklinde bir açık hava mekanı burası. 

 

 Çok sıradan bir içecek ne kadar harika sorusunun yegane yanıtıdır Ceneviz kafede içtiğiniz soda-limon. Fiyatlar ise: iki soda-limon iki Türk kahvesine 13 lira verdik.


 Terim soğumadı hala, montum üzerimde.


 Daha sonra ise Aynurla buluşuyorum, Aynur da okuldan arkadaşım ve iş bulmak ümidiyle İstanbul'a gelip de bulanlardan. Aynur'un İtalya'dan tanıştığı Fransız aktivist arkadaşlarında kalacağız o gece. Aktivistlerle biraraya gelince dönen muhabbet belli, elbette ki dünyayı kurtarıyoruz.


Mikele'nin ve Marine'nin evi Cihangir'de, motorumu Sıraselviler caddesinde kapalı bir otoparka bırakıyorum, gecelik 15 lira istediler ancak 10 lira verdim. İstanbul'da kapalı otopark çok yaygın ve motorcular genelde oralara bırakıyor.


 İstiklal caddesi Dilek Pastane'de kahvaltı yapıyoruz, saat 14.00 olmasına rağmen kahvaltı servisi vardı ve kişi başı 11 lira ödedik. Ancak çaylar ayrıca fiyatlandırılıyordu. Mekan da kahvaltı da güzeldi. Ancak Ankara'da sıradan bir mekanda yapabileceğiniz kahvaltıdan fazlası değildi bu yüzden mecbur kalmadıkça orayı önermem zira çay da 2.5 lira olunca kısıtlı bütçeler için bir hayli tuzlu olabilir.


 İstiklal'den meydana doğru yürürken birazcık balık gözü objektifimi deniyorum.



Aslında tam da bir objektif sayılmaz, objektif eklentisi demek daha doğru olur. Çin'den getirttim kendisini. Yaklaşık üç haftada elime ulaştı.




 Motorum otoparkta da olsa, kaskımı ve montumu yanıma alıyordum hep, depoüstü çantam da eklenince montomu taşıyacak en iyi yerin sırtım olduğununa karar verdim.


 Aynur'la burada vedalaşıp Erenköy'e geçiyorum, kuzenimde kalacağım bir gün de.


 En sağ şeritte trafik aşağı yukarı 60 km hızla akıyor bu yüzden öndeki araçla takip mesafemi ayarlayıp tek elle fotoğraf çekmekte bir beis görmedim.





 Bir gecelik aile saadetinden sonra ertesi gün Simgeyle buluşmak için İskele'ye geliyorum tam da bu esnada kpss açıklanıyor. Geçen yıl aldığım puanı alan kimseler bir işe yerleşmiş ancak önemli olan tabii ki mülakatlar.


 Deri yeleğimi yanıma almamıştım, ancak akşam saatleri dışında çok da ihtiyacım olmuyordu fakat 80-90 km hızdan sonra insanın böbrekleri üşüyor bu yüzden artçılarımdan belimden sarılmalarını istiyordum.


 En sevdiğim yapılardan birisi de Haydarpaşa ancak Haydarpaşa'nın hala çatısı onarılmamış.


 Simgeyle buluşuyoruz nihayet, Simge bir dergide foto muhabir olarak çalışıyor, takdir edersiniz ki çektiği kareler de çok hoş mesela bunlardan birisi aşağıda.








 İlk maaşını ıslatmamak olmaz, Ortaköy'de bir kumpir yiyoruz elbette.


 E İstanbul'a motorla gelip bu pozu çekinmemek de olmaz.


 Honda Shadow mankeni


 Simge'den ayrılıp liseden arkadaşım Ayşe ile buluşuyorum, kendisi hayatımda tanıdığım en idealist insanlardan, lise ve üniversitede aldığı mesleki eğitimi hiçe sayıp aşçı olmayı seçti ve şu anda Çırağan sarayında pasta yapıyor. Sabah 4'e kadar İstanbul'un altını üstüne getiriyoruz motorla, fotoğraf çekmeye vakit dahi bulamıyorum, sabahında kendisi buna benzer kareler çekmiş yağmurlu bir İstanbul sabahında.



İkinci Bölüm İçin Tıklayınız


4 Temmuz 2012 Çarşamba

Doom Over Dead Man - Amon Amarth [Türkçe Çevirisi]

 Amon Amarth'ın son albümün son kısmıyla akıllarda yer eden parçasını çevirmeye çalıştım. Şarkı yine bildik AA çizgisinden hareketle oluşturulmuş ve sözleri yine epik-lirik etkiler taşıyor. Özellikle son kısımının konserlerde çok ateşli geçeceğini düşünüyorum.




sonbahar bulutları çöküyor
ve gece kara bir günah gibi sokuluyor
gök gürüldüyor, yağmur fırtına başlıyor
ruhumun gözyaşları akıyor

kendimi yatağa bırakıyorum
düşünceler aklımda uçuşuyor
karanlık yaklaşıyor, öleceğim çok yakında
kaybediyorum tüm kontrolü

saçma arayışlarla hiç ettim hayatım
altın ve zenginlik uğruna...
itiraf ediyorum ve şimdi pişmanlıklarımdan sıyrıldım
fakat yolumu değiştirmek için çok geç

görünen o ki hayatım uçmuş gitmiş
övünülcek bir miras bırakamadım
hakkımda söyeleyecek pek bir şey yok
hayatım mahvolmuş

ayrılma zamanım geldiğinde !

hükümler kaybolup gittiğinde !

karanlık soğuk mezarım beni beklediğinde !

namım sonsuza dek yaşayacak mı?

ve ölüyorum
yas tutulmayacak arkamdan
kırgın ve yalnız
keşke doğmasaymışım

ve öldüm
özlenmeyeceğim
bir yazıt dikilmeyecek
çünkü cesedim çürüyüp yok olacak

geber !
tüm arkadaşlar ve binekler

geber !
ve ölüm herkesi bulacaktır

geber !
ama biliyorum bir şey asla ölmez

yazgı !
cezam ölüme döndü

şimdi!
ayrılma zamanım geldi.

şimdi !
hükümler kaybolup gittiğinde !

şimdi!
karanlık mezarımda yatacağım.

adımı saygıyla anacaklar mı?


hayatım mahvolmuş
bir yazıt dikilmeyecek
ve öldüm ama yas tutulmayacak arkamdan
keşke doğmasaymışım
sığ mezarımda yatacağım
cesedim çürüyüp yok olacak








1 Temmuz 2012 Pazar

Afraid To Shoot Strangers - Iron Maiden [Türkçe Çevirisi]

Iron Maiden'ın efsanevi albümü Fear of the Dark'ın belki de en güzel sözlere ve melodiye şarkısının sözlerini çevirmeye çalıştım. Şarkı, Körfez Savaşı'nı anlatıyor ve  diğer IM şarkıları gibi anti-militarist bir tutum sergiliyor ve savaşın anlamsızlığı üzerine de aforizmalar ihtiva ediyor.





yabancıyı öldürme korkusu

gecenin karanlığında uzanmışım,
alnımdan terleri siliyorum
şimdi korkunun sırası değil,
gitmem lazım.

karşımda uzanacak mezarlıkları
ve insan yığınlarını hayal etmeye çalışıyorum.

zamanı geldiğinde,
suça ortak olacak mıyız?
zamanı geldiğinde,
ölecek miyiz beraber ?

tanrım şimdi git ve yapılması gerekeni yap,
yeryüzüne krallığını bahşet,
olması gerekeni.

meşru kılmaya çalışıyoruz
gitmemiz için gerekçeleri
yaşamalıyız, izin ver yaşayalım.
unut ya da affet.

ama bu yolu nasıl seçeriz?
terörün yozlaşmış saltanatı bitsin artık.
ve biliriz ki bunun ötesinde
çare yoktur,
itimat yoktur,
neden yoktur,
söyleyecek başka bir şey de yoktur.

yabancıyı vurma korkusu
yabancıyı öldürme korkusu


29 Nisan 2012 Pazar

Pentagram'ın Yeni Albümü MMXII Üzerine Birkaç Karalama



27 Nisan 2012, Son konser albümünden dört, son stüdyo albümünden ise 11 yıl sonra Pentagram yeni bir albümle karşımızda. Doğrusu 2004-2007 arası geçen sessiz dönemi takiben 2007 sonrasında grubun yeniden konserlere başlamasıyla, albüm çıkarmasa da olur, yeter ki çalsınlar dediğimiz bir gruptu Pentagram ancak insanoğlu maymun iştahlı olduğu için artık yeni albüm beklemeye başlamıştık, Murat İlkan'ın hastalığı ile hayaller suya düştü derken yeni vokalle yola çıkıldıktan yaklaşık iki yıl sonra yeni bir albüm geldi. Diğer albümlerin aksine bir şarkı ismi olmayan bu albüm bulunduğumuz yılı ifade ediyor ve sene ismini taşıyan ikinci Pentagram albümü olma niteliğini de haiz. (İlki için bknz: 1987)

Pentagram konserlerine gidenler bilirler, Metin nam-ı diğer Metoboy'un gitarının sesi çok kısıktır, Hakan Utangaç'ın gitarı ise adeta mekanı doldurur. Sesleri dengelemek istiyorsanız, Metin taraflarına yakın durmanız gerekmektedir ancak takdir edersiniz ki albümü dinlerken böyle bir seçenek maalesef bize verilmiyor ve Metin'in sesi, diğer albümlerin aksine, bu albümde çok az çıktığı için yer yer kulağınızı hoparlöre dayamak zorunda kalabiliyorsunuz.

Eski albümlere oranla, melodinin pek de yer verilmediği bir albüm olmuş, o canım hicaz gamından sadece bir iki şarkıda nemalanabiliyorsunuz o kadar, lead gitarın sesinin az çıkmasıyla adeta bir hard rock albümü gibi olmuş hatta biraz daha zorlarsak bir başka harika grup Kurban'a benzetebiliriz.

Gökalp Ergen'i ilk olarak Sonisphere 2010'da DİO söylerken dinledik, o zamanlardan pek içimize sinmese de açıkcası yeni albümde sesi İlkan'a çok benzemiş ama eminiz ki benzetmek için çaba harcamamıştır ayrıca İlkan'ın yapmadığı çığlıkları Ergen yapmış ve çok da iyi olmuş. Kısacası Gökalp Ergen'e fazlasıyla ısındık.

Politik ve ontolojik sözlerden uzaklaşılmış gibi sanki, bilhassa Türkçe şarkı sözleri vasat kalmış hele ki uzaklarda isimli şarkı tipik bir pop şarkısı gibi, basit sözlü ve tekrarlardan ibaret.

Albüm kartoneti harika, Turgut Berkes modellik yapmış ve Gepetto'nun Pinokyo'yu yaratması gibi bir kukla yaratıyor ve elini tutarak onu kıyametimsi dünyaya götürüyor. Çok yoruma açık bir kompozisyon, eski Pentagram'dan yola çıkarak ben bunu şöyle yorumladım. Değer verdiğin, özendiğin, yetiştirdiğin, geliştirdiğin şeylerle ne kadar övünsen de onların karşına dikilecek şey bu boktan kapitalist dünyadır. Her bir şey yozlaşmaya mahkumdur.

Sonuç olarak:

Açıkcası beklentimi biraz düşük tutmuştum o yüzden beklentimin üzerinde bir albüm geldi ancak Kurban tarzı müzikten hoşlanamayan bünyelerde bu albüm biraz tatminsizlik yaratabilir fakat yine de bir St. Anger faciası olmayacağı aşikar.

Apokalips şarkısının sonundaki dizelerle bitirelim, pek tabii Türkçesi ile:

karanlık çöktükçe tüm bu diyarlara,
yardım elini anımsarım.
ve bu kan tufanında
yardım eline muhtaç olacağım.
mütevazi yazgımla uğraşamayacağım,
ne kadar müphem olsa da, ben bir insanım.


14 Mart 2012 Çarşamba

Sabaton - Wehrmacht [Türkçe Çevirisi]

 Moden savaşların, post modern destancısı Sabaton'un bir başka şaheserinin Türkçe sözlerini aktarmaya çalışacağım. Bu seferki şarkı ikinci dünya savaşı ile ilgili. İkinci dünya savaşı'ndaki Alman ordusunu konu alıyor. Onunla ilgili ufak bir destan yazılmış.



 Wehrmacht [Alman Ordusu]



çekildi son bin yıldır süregelen,
savaşın içine rüyetkarlık için .

durdulamayan bir makinenin,
merhametsiz gelgitlerin bir parçası .

onlar kurbanları mıydı savaşın yoksa mağrur kısımları mıydı büyük hedeflerin?
devletin propagandası amiraneydi.

şimdi yine savaş ızdırap kapılarının ötesinde kızışıyor.
zayiat arttıkça, milyonlar ölüyor. hepsini gördüler mi?

çıldırmış, delicesine birisi mi yoksa yolunu kaybetmiş bir çömez mi?
devletin büyük aldatmacısı o zamanlar için gerçek sanılabilirdi.

panzerler yolda, ordunun belkemiği onlar
dev cehennem tasviri
peki ya emirleri yerine getiren askerler?

Ad victoriam
Ex machina
Non sibi sed patriae

durdurulamasa da, merhametsiz gelgitlerin,
makinenin bir parçası










4 Mart 2012 Pazar

Pop Olana Dair Tespit Denemeleri





Bir ayrım; Kitle kültürü, Yüksek kültür, Underground

İlk olarak kitle kültürü, popüler/alt kültür ve underground kültür ayrımı yapmak istiyorum. Yüksek kültür belli bir birikime dayanan ve de belli bir birikime sahip kitleye hitap eden eserleri ihtiva eden bir kültür durumudur. Müzikte ‘Oda Müziği’ gibi. Kitle kültürü ya da popüler kültür ise daha az entelektüel olan, dönemin koşullarına uyum sağlayan, gündelik yaşamla sıkı sıkıya bağlı bir kültür durumudur. Underground kültürü ise yer altı kültürü olarak çevirmek mümkün olsa da Batı’da muhalif içerikli bir harekatın kültürü olarak kabul edilir ve de çeşitli sanat dallarından akımları içinde bulundurmasından dolayı bazen yüksek kültürde bazen de alt kültür içinde kendine yer bulur.

Popüler kültürün özelliği hepçil ve kapsayıcı olmasıdır, yani popüler kültür bir toplumda farklı noktalarda bulunan birçok şeyi ortak bir noktada buluşturabilir, sınırlarını yok edebilir, içeriğini eritebilir niteliktedir. Bunun en somut örneğini ne tarz müzik dinliyorsun sorusuna yanıt olarak verilen “kulağa hoş gelen her şeyi dinlerim” cevabıdır. Genelde belli bir müzikal altyapıya ya da zevke sahip olmayan kişilerin verdiği popüler kültür ürünü olan bu cevap farklı müzik türlerini bir araya getirmekte ve onların kendine has özelliklerini yok etmektedir.

Tarzsız Tarz: Popüler Müzik

Özellikle ülkemizde “Pop Müzik” adı altında yeni bir kategori oluşturulmuş durumdadır. Ancak bu kategori müziğin endüstriyel yönüne değil de direk olarak biçimsel yönüne vurgu yapmaktadır; keza bunun en açık örneğini Kral TV isimli televizyon kanalının yayınlarında görebilmekteyiz.1995 Yılından beri söz konusu kanalda bir yarışma düzenlenmekte ve yarışmaya o yıl için adını en çok duyurmuş şarkı ya da şarkıcılar katılmakta kazanan ise halk oylaması ile belirlenmektedir. Rock, arabesk, halk müziği gibi kategoriler ihtiva eden bu yarışmada bir de pop müzik kategorisi daha vardır. Doktrinde pop müzik denilince anlaşılan endüstriyel müzik iken bu ülkemizde apayrı bir tarz halini almıştır, bu tarzda ise dönemin teknolojisine uygun dijital teknoloji ile hazır sesler üzerine basit, metaforik olmayan, düşünmeye sevk etmeyen şarkı sözleri en az birkaç kez tekrar dayanarak oturtulmaktadır. Haliyle gerek müzikalite gerekse de sözsel anlamda pek de zengin bir içerikle karşı karşıya kalmıyoruz yani içeriği olmayan bir şey bize tarz olarak sunuluyor. Bununla beraber yine aynı kanalda ve kanalın yayın akışlarında belli başlı ticari müzik gruplarının ya da şarkıcılarının şarkıları da rock, halk müziği olarak anons edilmektedir. Örneğin “Manga” isimli grubun şarkıları anons edilirken genelde bir rock vurgulaması yapılmaktadır. Oysa grubun icraatleri gerek içerik gerekse de matematiksel müzik olarak pek de muhalif rock tarzına ya da underground olarak nitelenen rock tarzına gönderme yapmamaktadır. Direk olarak piyasayı hedef alma ve karlılık söz konusudur. Yabancı ülkelerde ve bizde görülen bir başka ayrım da “boyband” ya da “girlband” gruplarıdır. Sadece kadın veya erkek şarkıcılardan oluşan  bu topluluklar daha çok göze hitap etmekte ve herhangi bir enstrüman kullanmadan ürettikleri şarkılar yine basit içerikli olmaktadır. Dünyadan “Backstreet Boys”, Türkiye’den ise “Hepsi” bu gruplara örnektir.

Sonuç olarak Türkiye’de popüler müzik adı altında bir kategori oluşturulmuş durumdadır. Halbuki popüler müzik sadece dar anlamda dar kalıplar içerisinde düz anlamsal sözlerden ve kalitesiz düzenlemelerden oluşan bir müzik akımı değil de bu akımı ve daha fazlasını içeren bir durumdur.

Medya, Müzik ve Yanlış Bilinç

Ülkemizde ana akım medya yöneticileri ya da patronlarının sıkça sarf ettiği bir söz öbeği vardır: “Halk bunu istiyor” Bu sayede yayınladıkları içeriğe meşruluk kazandırılmakta ve de bu içeriğe paralel başka içerikler sipariş edilmektedir. Aynı durum müzik için de söz konusudur. Genellikle basit içerikli ve halkı yozlaştırıcı müzik yayını yapmakla suçlanan kanalın yöneticileri, yayın akışlarını halk bunu istiyor diyerek meşrulaştırmaktadır. Ancak medya halka tüm müzik türlerinden belli başlı parçalarını sunup da halkın hangisini isteyip istemediğini maalesef araştırmamaktadır. Yani Marx’ın yanlış bilinç betimlemesine benzer bir durum izlerkitle için ortaya çıkmaktadır. Kitle kendi istediğini, kendi tercihini izlediğini sanmakta ancak ona başka alternatif sunulmadığı için ona dayatılanı izlemekte ve de diğer türlerin farkına varamamaktadır.